Kuantum Mekaniği ve Bilinç İlişkisi

“Gerçek sorunu tanımlayamıyorum, dolayısıyla ortada gerçek bir sorun olduğundan kuşkuluyum. Fakat yine de ortada gerçek bir sorun olmadığından emin değilim.” Amerikalı fizikçi Richard Feynman, evrende..
Görsel Telif: sakkmesterke/Shutterstock.com

“Gerçek sorunu tanımlayamıyorum, dolayısıyla ortada gerçek bir sorun olduğundan kuşkuluyum. Fakat yine de ortada gerçek bir sorun olmadığından emin değilim.” Amerikalı fizikçi Richard Feynman, evrendeki en küçük nesneleri açıklama amacı güden kuantum fiziğinin meşhur bilmeceleri ve paradoksları hakkında bu sözleri sarf etmişti. Elbette, karmaşık bilinç sorunu hakkında da aynı şeyleri söyleyebilirdi.

Bazı bilim insanları bilincin ne olduğunu anlamış bulunduğumuzu, bazıları ise bilincin bir illüzyondan ibaret olduğunu düşünüyorlar. Fakat çoğu bilim insanı, bilincin nereden geldiğini bile hâlâ anlayamadığımızı düşünüyor.

Bilince dair ezeli soru, bazı araştırmacıları bilinci açıklamak için kuantum fiziğine başvurmaya itti. Bu düşünce daima kuşkuyla karşılandı, ki bu pek şaşırtıcı değil: Bir gizemi açıklamak için, başka bir gizemi kullanmak kulağa pek akıllıca gelmiyor. Fakat böylesi fikirler açıkçası ne saçma, ne de keyfidirler.

Her şeyden önce bu fizikçileri rahatsız etse de, zihin ve bilinç kavramı, kuantum teorisinin ilk dönemlerinde yer almaya çalışıyor gibi görünmektedir. Dahası, kuantum bilgisayarların, sıradan bilgisayarların altından kalkamayacağı işleri yapabileceği öngörülmektedir; bu da bize beyinlerimizin bir şeyleri başarma yollarının, hâlâ yapay zekanın çok daha ötesinde olduğunu hatırlatmaktadır. “Kuantum bilinci” kavramı hâlâ geniş çapta mistik bir alay konusu olarak görülse de, yine de gündemden düşmemektedir.

Kuantum mekaniği, atomların ve atomaltı parçacıkların dünyasını pratik seviyede açıklamak için sahip olduğumuz en iyi kuramdır. Kuantum mekaniğindeki gizemlerden belki de en ünlüsü, bir kuantum deneyinde yer alan parçacıkların bazı özelliklerini ölçmeyi seçmemize veya seçmememize bağlı olarak, deney sonucunun değişebiliyor olduğu gerçeğidir. Bu “gözlemci etkisi”, kuantum teorisinin öncüleri tarafından ilk defa fark edildiğinde, çok derin bir sorunla karşılaştılar. Bu etki, bilimin altında yatan çok temel bir varsayımı çürütüyor gibiydi: Dünyamız nesneldir ve bizden bağımsızdır. Eğer dünyanın davranışı, ona bakıp bakmadığımıza veya nasıl baktığımıza göre değişiyorsa, “gerçeklik” denilen şey gerçekte ne anlama geliyordu?

Bu araştırmacıların bir kısmı, nesnelliğin bir illüzyon olduğu ve bilincin kuantum teorisinde aktif bir rol oynaması gerektiği sonucuna varmak zorunda kaldılar. Diğerleri içinse, bu mantıklı gelmiyordu. Elbette Albert Einstein’ın da üzerinde durduğu gibi, Ay sadece ona baktığımızda var olmuyordu.

Bilinç kuantum mekaniğini etkilesin veya etkilemesin; günümüzde kimi fizikçiler, aslında bilincin kuantum fiziğinden doğuyor olabileceğinden şüpheleniyor. Belki de tıpkı kuantum nesnelerinin aynı anda iki farklı yerde olabilmesi gibi, bir kuantum beyni de iki farklı ayrışık düşünceyi aynı anda barındırıyor olabilirdi. Bu düşünceler birer tahminden ibaret ve belki de kuantum fiziğinin, zihnin işleyişi üzerinde herhangi bir temel rolü olmayabilir. Fakat başka bir şey söz konusu değilse, bu olasılıklar, kuantum teorisinin bizi nasıl tuhaf bir biçimde düşünmeye zorladığını gösteriyor.

Çift Yarık Deneyi

Zihnin, kuantum mekaniğinde kendini gösterişlerinin en ünlüsü “çift yarık deneyi” ile gerçekleşir. Üzerinde birbirine yakın, iki paralel yarık bulunan bir ekrana ışık ışınları gönderdiğinizi düşünün. Işınların bir kısmı yarıklardan geçerek, arkadaki başka bir ekrana çarpacaktır.

Işık bir tür dalga olarak düşünülebilir. İki yarıktan gelen dalgalar, birbirlerini etkileyebilir. Eğer dalgaların tepe noktaları çakışırsa, birbirlerini kuvvetlendirirler. Eğer birinin tepe noktası ile diğerinin çukur noktası çakışırsa, birbirlerini yok ederler. Bu dalgaların birbirlerini etkilemesi durumu kırınım olarak adlandırılır ve ekran üzerinde dalgaların birbirlerini sönümleyip güçlendirmelerini işaret eden karanlık ve aydınlık şeritler meydana getirir.

Bu deney 200 yıl önce, kuantum teorisinin var olmasından çok daha önce bir dalga karakteristiği olarak kabul edildi. Çift yarık deneyi, atomda bulunan yüklü, küçük parçacıklar olan elektronlar gibi kuantum parçacıkları üzerinde de gerçekleştirilebilir. Ve beklenenin tam tersine, bu parçacıklar da dalgalar gibi davranış sergileyebilirler. Yani yarıklara bu parçacıklardan oluşan ışınları gönderdiğinizde kırınıma uğrayarak, ekranda bir kırınım deseni oluşturabilirler.

Şimdi bu kuantum parçacıklarının yarıklara teker teker gönderildiğini ve ekrana teker teker ulaştıklarını farz edelim. Görünürde her bir parçacığın, yol boyunca etkileşime gireceği başka bir parçacık yoktur, fakat yine de parçacıkların zaman içerisinde oluşturdukları etkileşim deseni, bir kırınım deseni oluşturmaktadır. Bu sonuç, parçacıkların her iki yarıktan da eşzamanlı olarak geçtiğine ve kendi kendileriyle etkileştiklerine işaret etmektedir. Buradaki “her iki yoldan aynı anda geçme” durumu, süperpozisyon olarak bilinmektedir.

Fakat esas tuhaf olan şey bu değil.

Çift yarık deneyi.

Eğer yarıklardan birinin içerisine veya arkasına bir detektör yerleştirirsek, herhangi bir parçacığın o yarıktan geçip geçmediğini tespit edebiliriz. Fakat bunu yaptığımızda, etkileşim yok olmaktadır. Basitçe parçacığın yolunu gözlemleyerek (bu gözlem parçacığın hareketine müdahalede bulunmasa bile), sonucu değiştirebiliyoruz.

1920’li yıllarda kuantum gurusu Niels Bohr ile birlikte çalışmış fizikçi Pascual Jordan şu yorumda bulunuyor: “Gözlem ölçümlere müdahale etmekle kalmıyor, aynı zamanda ölçümü meydana getiriyor. Bir kuantum parçacığını belirli bir konumda bulunmaya zorluyoruz. Ölçümlerin sonuçlarını kendimiz meydana getiriyoruz.” Eğer durum böyleyse, nesnel gerçeklik pencereden kaçıp gitmiş gibi. Ve işler daha da tuhaf bir hal alıyor.

Parçacıklar iki farklı durumda bulunabilirler.

Eğer doğa, bizim bakıyor veya bakmıyor olma durumumuza göre, davranışını değiştiriyorsa, biz de elindeki kartları bize göstermesi için onu tuzağa çekebiliriz. Bunu yapabilmek için, bir parçacığın yarıklardan geçerken aldığı yolu (ama sadece yarıkları geçtikten sonra) ölçebiliriz. Ölçüm yapılana kadar, parçacık tek bir yolu mu, yoksa ikisini birden mi kullanmak istediğine karar vermiş olmak zorunda.

Böyle bir deney 1970’li yıllarda Amerikalı fizikçi John Wheeler tarafından dile getirildi ve bu “gecikmiş seçim” deneyi takip eden 10 yıl içerisinde gerçekleştirildi. Wheeler kuantum parçacıklarının (genellikle foton adı verilen ışık parçacıkları), tek bir yolu mu veya her ikisinin süperpozisyonunu mu kullanmaları gerektiğine karar verdikten sonra aldıkları yolları ölçmek için zekice teknikler kullandı. Sonucunda da, Bohr’un kendinden emin bir şekilde önceden tahmin ettiği gibi, ölçümü geciktirmenin veya geciktirmemenin hiçbir fark yaratmadığı ortaya çıktı. Bir fotonun yolunu detektöre varmadan önce ölçmeye çalıştığımız sürece, bütün etkileşimi kaybediyoruz.

Sanki doğa sadece ona baktığımızı değil, bakmayı planladığımızı da biliyormuş gibi. Bu deneylerde bir kuantum parçacığının yolunu tespit ettiğimiz zaman bulduğumuz şey, parçacığın olası yollarından oluşan bir bulutun, iyi tanımlanmış tek bir duruma “çökmüş” halidir. Dahası gecikmeli-seçim deneyi, ölçümün verdiği herhangi bir fiziksel rahatsızlıktan ziyade, çöküşe tamamen fark etme eyleminin neden olabileceğine işaret ediyor. Fakat bu, gerçek olasılık çöküşünün, sadece ölçümün sonuçları bilincimiz üzerinde etki bıraktığı zaman meydana geldiği anlamına mı geliyor?

Bu olasılık 1930’lu yıllarda Macar fizikçi Eugene Wigner tarafından dile getirildi. Wigner; “Nesnelerin kuantum tanımlamaları, bilincime giren izlenimlerden etkileniyor gibi görünüyor. Tekbencilik (varlığın kaynağının kişinin benliği olduğunu savunan felsefe) mevcut kuantum mekaniği yasalarıyla mantıksal tutarlılık içerisinde olabilir” diye yazmıştı. Hatta Wheeler, “fark edebilme” yeteneğine sahip canlıların varlığının, çok sayıdaki olası kuantum geçmişlerini, tek ve sabit bir tarihe dönüştürmüş olduğu düşüncesine de sahipti. Bu bağlamda, Wheeler, bizim en başından beri evrenin evriminde katılımcılar olduğumuzu söylemişti. Bunu kendi cümleleriyle, “katılımcı bir evrende” yaşadığımız şeklinde ifade ediyor.

Bugüne kadar, fizikçiler kuantum deneylerini yorumlamak için en iyi yolun ne olduğu konusunda anlaşamadılar ve bir dereceye kadar, bu deneylerden ne yorumlar çıkaracağınız (şimdilik) size bağlı. Fakat hangi yöntemi seçerseniz seçin, bilinç ile kuantum mekaniğinin bir şekilde birbirlerine bağlı olduğuna dair işaretlerden kaçınmanız çok zor.

1980’lerin başlarında, İngiliz fizikçi Roger Penrose, bu bağlantının tam tersi yönde olabileceğini öne sürdü. Bilinç kuantum mekaniğini etkilesin veya etkilemesin, belki de kuantum mekaniği bilinçte bir rol oynuyordu.

Penrose’un sorduğu soru şuydu: Ya beyinlerimizde, tek bir kuantum olayına tepki olarak durumlarını değiştirebilen moleküler yapılar varsa? Bu yapılar, tıpkı çift yarık deneyindeki parçacıklar gibi, süperpozisyon durumuna geçemezler miydi? Ve kuantum süperpozisyonları, elektrik sinyalleri sayesinde iletişim kurmak için tetiklenen nöronlar şeklinde kendini gösteremez miydi?

Penrose’a göre; görünüşte birbirleriyle çelişen zihinsel durumları sürdürebilme yeteneğimiz, belki de algılarımızdaki acayipliklerden kaynaklanmıyordur, belki de gerçek birer kuantum etkileridir. Sonuçta, insan beyni bilişsel süreçleri, dijital bilgisayarların yapabildiklerinden çok ileri seviyede ele alabiliyor. Belki de, günümüzdeki klasik dijital mantığa göre çalışan sıradan bilgisayarlarda yapılması mümkün olmayan bilgi işlem süreçlerini gerçekleştirebilecek kendi bilgisayarlarımızı taşıyor olabiliriz.

Penrose, insan bilincindeki kuantum etkilerinden ilk defa 1989’da yayımladığı The Emperor’s New Mind isimli kitabında bahsetti. Kitabın ana fikri, “orchestrated objective reduction” (planlanmış nesnel düşüş) ifadesinin kısaltılmış bir biçimi olan Orch-OR idi. “Nesnel düşüş” ifadesi, Penrose’un inandığı şekilde, kuantum girişiminin (dalgaların üst üste binmesini ifade eden fiziksel kavram) ve süperpozisyonun çöküşünün, bir baloncuğun patlaması gibi gerçek bir fiziksel süreç olduğu anlamına geliyor.

Orch-OR, Penrose’un, sandalyeler ve gezegenler gibi günlük hayattaki nesnelerin kuantum etkileri göstermemesinden kütle çekimin sorumlu olduğuna dair fikrinden yararlanıyor. Penrose; atomlardan daha büyük cisimler için kuantum süperpozisyonunun mümkün olmadığını, çünkü bu cisimlerin kütle çekimsel etkilerinin, uzay-zamanın birbirleriyle uyumsuz iki farklı versiyonunu bir arada bulunmaya zorladığını düşünüyor.

Penrose daha sonrasında bu fikirlerini, Amerikalı hekim Stuart Hameroff ile birlikte geliştirdi. 1994 tarihinde basılan Shadows of the Mind isimli kitabında, Penrose kuantum bilincinin oluşmasında yer alan yapıların, mikrotübül adı verilen protein dizileri olabileceğini iddia etti. Bu yapılar, beynimizdeki nöronlar dahil pek çok hücrede bulunurlar. Penrose ve Hameroff, mikrotübüllerin titreşimlerinin, kuantum süperpozisyon halinde bulunabileceklerini savunuyorlar.

Fakat böylesi bir şeyin, uzaktan uygulanabilir olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur.

 

Hücre içerisindeki mikrotübüller.

2013 yılında yapılan bir dizi deneyin, mikrotübüllerdeki kuantum süperpozisyonu fikrini desteklediği öne sürüldü, fakat aslında bu çalışmalarda kuantum etkilerinden hiç bahsedilmiyordu.

Bunun yanında,  pek çok araştırmacı, Orch-OR fikrinin, 2000 yılında yapılan bir çalışmayla çürütüldüğünü düşünüyor. Fizikçi Max Tegmark, sinirsel sinyal akımında görev alan moleküllerdeki kuantum süperpozisyon halinin, bu sinyallerin herhangi bir yere ulaşması için gereken süre kadar bile dayanamadığını hesaplamıştı. Süperpozisyon gibi kuantum etkileri, dekoherens adı verilen bir olaydan dolayı kolaylıkla ortadan kaldırılabilir. Bu olay, bir kuantum nesnesinin, çevresiyle olan etkileşimleri nedeniyle meydana gelir, “kuantumluk” bu etkileşimler sayesinde sızıp gider. (Dekoherens, kuantum nesneleri arasındaki faz uyumsuzluğuna verilen isimdir.) Dekoherensin, canlı hücreler gibi ılık ve ıslak ortamlarda oldukça hızlı olması beklenir.

Sinirsel iletiler, elektrik akımlarıdır ve sinir hücrelerinin duvarları boyunca dizilmiş, elektrik yüklü atomlar tarafından meydana gelirler. Tegmark bu atomlardan birisinin süperpozisyon halinde olması ve ardından bir nöronla çarpışması durumunda, süperpozisyon halinin, 1 saniyenin milyar kere milyarda biri kadar bir sürede bozulması gerektiğini gösterdi. Bir nöronun, sinyali iletmesi için gereken süre ise, bunun en az 10.000 trilyon katıdır. Sonuç olarak, beyindeki kuantum etkilerine dair görüşler, büyük bir şüpheyle karşılanmıştır.

Tüm bunlara rağmen, Penrose bu argümanlara aldırmamış ve Orch-OR hipotezinin yanında durmuştur. Ve Tegmark’ın hücrelerdeki aşırı derecede hızlı kuantum koherens öngörülerine rağmen; başka araştırmacılar, canlılarda kuantum etkilerine dair kanıtlar bulmuşlardır. Bazı araştırmacılar, yönlerini bulmak için manyetizmayı kullanan kuşların ve fotosentez sırasında güneş ışığından faydalanarak şeker üreten yeşil bitkilerin, kuantum mekaniğinden faydalandığını savunmaktadır.

Üstelik beynin kuantum marifetlerini kullandığına dair fikir, rafa kalktığına dair herhangi bir belirti de göstermiyor. Bu sefer başka bir teori, farklı argümanlar kullanarak, aynı fikri dile getiriyor.

Fosfor Kuantum Durumlarını Devam Ettirebilir mi?

2015 yılında yayımlanan bir çalışmada, California Üniversitesi’nden fizikçi Matthew Fisher, beynin, daha dirençli süperpozisyon hallerini sürdürebilen moleküller içerebileceği fikrini öne sürüyor. Spesifik olarak konuşmak gerekirse, fosfor atomlarının çekirdeklerinin bu yeteneğe sahip olabileceğini düşünüyor.

Canlı hücreler içinde, fosfor atomları her yerde bulunur. Genellikle, dört oksijen atomu ile bir fosfor atomunun birleşmesinden oluşan, fosfat iyonları şeklinde bulunurlar. Bu iyonlar, hücrelerde en temel enerji birimleridir. Hücrenin enerjisinin bir çoğu, ATP denilen bir molekülde depolanır; bu molekül, bir organik moleküle bağlanmış, üç fosfattan oluşan bir zincir içerir. Fosfatlardan birisi koparıldığında, hücrenin kullanımı için enerji açığa çıkar.

Hücrelerde, fosfat iyonlarını gruplara bağlayan ve tekrar koparan mekanizmalar bulunur. Fisher, iki fosfat iyonunun, “dolaşık durum” adındaki özel bir tür süperpozisyon durumunda bulunabileceğine dair bir tablo öne sürdü.

Fosfor çekirdekleri, spin adındaki bir kuantum özelliğine sahiptir; bu özellik, çekirdeklerin belirli doğrultulara işaret eden kutuplara sahip küçük mıknatıslar gibi davranabilmesini sağlar. Dolaşık durumda, bir fosfor çekirdeğinin spini, diğerinin spinine bağlıdır.

Diğer bir deyişle, dolaşık durumlar, birden fazla kuantum parçacığı içeren süperpozisyon durumlarıdır.

Fisher’a göre; bu nükleer spinlerin kuantum mekaniksel davranışları, insan zaman ölçeklerinde dekoherens durumuna makul bir biçimde direnebilir. Fisher, kuantum titreşimlerinin çevresindeki cisimler tarafından şiddetli bir biçimde etkileneceğini ve neredeyse aynı anda koherensin bozulacağı konusunda Tegmark’a katılıyor. Yine de fosfordaki nükleer spinlerin kuantum davranışlarının, dekoherensten korunması gerekebilir.

Kuantum parçacıkları farklı spinlere sahip olabilir.

Eğer fosfor atomları, “Posner molekülleri” adı verilen daha büyük nesnelere dahil edilebilirse, bu gerçekleşebilir diye düşünüyor Fisher. Bu moleküller, dokuz tane kalsiyum iyonuyla birleşmiş, altı tane fosfat iyonu kümesidir. Bu moleküllerin canlı hücrelerde de bulunabileceğine dair bazı kanıtlar var, fakat kesin olmaktan çok uzaklar.

Fisher’a göre; fosfor spinleri, Posner moleküllerinde, canlı hücrelerde olsa bile yaklaşık 1 gün civarında bir süre direnebilir. Bu da, beynin çalışma biçimi üzerinde etki edebilecekleri anlamına gelir. Buradaki fikir, Posner moleküllerinin nöronlar tarafından yutulabilir olmasıdır. Moleküller bir kere yutulduklarında, kalsiyum iyonlarını koparıp yayınlayarak, nöronun başka bir nörona ileti göndermesini tetikleyebilirler.

Posner moleküllerindeki dolaşıklıktan dolayı, böylesi iki sinirsel ileti dolaşık hale gelebilir; yani diğer bir deyişle, bir tür “düşüncelerin” kuantum süperpozisyonu oluşur. “Eğer nükleer spinler ile kuantum süreçleri gerçekten beyinde mevcutsa, bu aşırı derecede sık rastlanan bir olgu olmalıdır, neredeyse her zaman” diye açıklıyor Fisher.

Zihinsel hastalıklar üzerine düşünmeye başladığında, aklında ilk olarak bu fikir vardı.

“Üç veya dört yıl önce, lityum iyonlarının zihinsel durumları tedavi etmekte nasıl bu denli çarpıcı etkileri olabildiğini araştırmaya karar verdiğimde, beynin biyokimyasına girmiş bulundum” diye anlatıyor Fisher.

Lityum İlaçları ve Bipolar Bozukluk

Lityum ilaçları, bipolar bozukluğu tedavi etmek için yaygın bir biçimde kullanılıyorlar. İşe yarıyorlar, fakat kimse nasıl olduğunu bilmiyor.

“Bir kuantum açıklaması aramıyordum aslında” diye anlatıyor Fisher. Fakat lityum ilaçlarının, lityumun hangi biçiminin veya “izotopunun” kullanıldığına bağlı olarak, farelerin davranışları üzerinde farklı etkileri olduğunu belirten bir makaleyle karşılaşıyor. İlk bakışta, bu oldukça zorlayıcıydı. Kimyasal açıdan, farklı izotoplar benzer davranışlar sergiler. Yani eğer lityum, geleneksel ilaçlar gibi işe yaradıysa eğer, tüm izotoplarının aynı etkiye sahip olması gerekir.

Fakat Fisher, farklı lityum izotoplarına ait çekirdeklerin farklı spinlere sahip olduklarını fark etti. Bu kuantum özelliği, lityum ilaçlarının çalışma biçimini etkilemiş olabilirdi. Örneğin, eğer Posner moleküllerinde kalsiyum yerine lityum geçiyorsa, lityum fosfor atomlarının spinlerini “hissedebilir” ve etkileyebilirdi, böylelikle dolaşıklık durumlarına müdahale edebilirdi.

Eğer bu doğruysa, lityumun neden bipolar bozukluğu tedavi ettiğini açıklamaya yardımcı olabilir.

Şu noktada, Fisher’ın önerisi, ilgi çekici bir fikirden fazlası değil. Fakat bu fikrin inandırıcılığını sınamak için bazı yollar var. Mesela Posner moleküllerindeki fosfor spinlerinin kuantum koherens durumunu uzun süreler boyunca koruyup koruyamadığı ile başlanabilir. Fisher’ın bir sonraki aşamada amaçladığı şey bu.

Yine de, Fisher daha önce öne sürülen ve fazlasıyla spekülatif gördüğü “kuantum bilinci” fikirleri ile birlikte anılmak konusunda tedirgin.

Bir Gizem: Bilinç

Fizikçiler, kendilerini teoriler içerisinde bulmak konusunda pek huzurlu olamıyorlar. Umutlarının çoğu bilincin ve beynin, kuantum teorisinden uzak durması yönünde veya tam tersi. Zaten, daha bilincin ne olduğunu bile bilmiyorken, onu açıklayan bir teoriye nasıl sahip olabilelim?

Sonuç olarak, fizikçiler genellikle “kuantum” ile “bilinç” kelimelerinin aynı cümle içerisinde kullanılmasından utanç duyuyor.

Fakat bunu bir kenara bırakırsak, esasında kuantum bilinci kavramı daha eskiye dayanıyor. “Gözlemci etkisi” kavramı ve zihin kendilerini kuantum fiziği içerisinde buldukları ilk zamandan beri, onları kuantum teorisinden dışarı atmak neredeyse imkânsız hale geldi. Bazı araştırmacılar, bunu asla başaramayacağımızı düşünüyor hatta.

Cambridge Üniversitesi’nden tanınmış kuantum felsefecilerinden birisi olan Adrian Kent, 2016 yılında bilincin, kuantum sistemlerinin davranışını ilk başta göze çarpmayan fakat tespit edilebilecek şekilde değiştirebileceğine dair bir düşünce öne sürdü.

Kent, bu fikir hakkında oldukça dikkatliydi. “Bilinç teorisini formüle etmeye çalışmak için kuantum teorisinin doğru teori olduğuna veya kuantum teorisine ait problemlerin, bilince dair problemlerle bir ilişkisi olduğuna inanmaya bizi zorlayan ilkesel bir neden bulunmuyor” diye itiraf ediyor Kent. Fakat, bilincin kuantum öncesi fiziği temel alan tanımlamasının, bilinci sahip olduğu tüm özellikleri açıklayabildiğini görmek oldukça zor diye de ekliyor Kent.

Özellikle kafa karıştıran sorulardan birisi, bilincimizin nasıl benzersiz hisleri deneyimleyebildiği, örneğin kırmızı rengi veya kızarmış bir pastırmanın kokusu gibi. Görme bozukluklarına sahip insanları ayrı tutarsak, hepimiz kırmızı rengin neye benzediğini biliriz fakat hissettiğimiz şeyi karşıya aktarmanın hiç bir yolu yoktur ve fizikte, bize bunun nasıl olması gerektiğini açıklayan bir şey de yoktur.

Bu tür sezgilere “qualia” adı verilir. (Qualia: Kişisel tecrübelere veya algılara dayanan özellikler.) Bunları dış dünyanın tümleşik özellikleri olarak algılarız, fakat gerçekte kendi zihnimizin ürünüdürler ve açıklanmaları zordur. Gerçekten, 1995 yılında filozof David Chalmers, bunun “bilincin en zor problemi” olarak adlandırmıştır.

“Bilinç ile fiziğin arasındaki ilişkiye dair düşüncelerimizdeki her bir adım, büyük bir soruna doğru sürükleniyor” diyor Kent.

Bu da Kent’i şu öneride bulunmak konusunda teşvik etti: “Eğer bilincin kuantum olasılıklarını etkilediğini (her ne kadar çok çok az ve fark edilemeyecek kadar olsa da) farz etseydik, bilincin evrimi probleminin anlaşılmasında ilerleme kaydedebilirdik.”

Diğer bir ifadeyle, zihin gerçekten ölçüm sonuçlarını etkileyebilir. Bu görüş, aslında “neyin gerçek olduğunu” belirlemiyor. Fakat gerçekte gözlemlediğimiz, kuantum mekaniği tarafından izin verilen her bir olasılığı, kuantum teorisinin kendisinin öngöremeyeceği bir şekilde etkileme ihtimali bulunuyor. Kent, böylesi etkileri deneysel olarak araştırabileceğimizi söylüyor.

Hatta cesurca bir şekilde bunları bulma olasılığımıza dair bir tahminde de bulunuyor Kent. “% 15 olasılıkla özellikle bilinçle alakalı bazı şeylerin kuantum teorisinden sapmalar gösterebileceğini, % 3 olasılıkla önümüzdeki 50 yıl içerisinde bunun deneysel olarak tespit edilebileceğini öngörüyorum” diye tahminde bulunuyor.

Eğer bu gerçekleşirse, hem fizik hem de zihin hakkındaki fikirlerimiz değişebilir. Bu da araştırmaya değer bir olasılık.

 


Kaynaklar ve İleri Okuma:

1- The strage link between the human mind and quantum physics < http://www.bbc.com/earth/story/20170215-the-strange-link-between-the-human-mind-and-quantum-physics >
2- Multi-level memory-switching properties of a single brain microtubule < http://aip.scitation.org/doi/10.1063/1.4793995 > DOI: 10.1063/1.4793995
3- Importance of quantum decoherence in brain processes < https://journals.aps.org/pre/abstract/10.1103/PhysRevE.61.4194 > DOI: 10.1103/PhysRevE.61.4194
4- The quantum needle of the avian magnetic compass < http://www.pnas.org/content/113/17/4634 > DOI: 10.1073/pnas.1600341113
5- Quantum cognition: The possibility of processing with nuclear spins in the brain < http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0003491615003243 > DOI: 10.1016/j.aop.2015.08.020
6- Lithium for prevention of mood episodes in bipolar disorders: systematic review and meta-analysis < https://journalbipolardisorders.springeropen.com/articles/10.1186/s40345-014-0015-8 > DOI: 10.1186/s40345-014-0015-8


Bu içerik BilimFili.com yazarı tarafından oluşturulmuştur. BilimFili.com`un belirtmiş olduğu “Kullanım İzinleri”ne bağlı kalmak kaydıyla kullanabilirsiniz.

Etiket
  • Projelerimizde bize destek olmak ister misiniz?
  • Dilediğiniz miktarda aylık veya tek seferlik bağış yapabilirsiniz.
  • Destek Ol
Yorum Yap (0 )

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bağış Yap, Destek Ol!
Projelerimizde bize destek olmak isterseniz,
Patreon üzerinden
bütçenizi zorlamayacak şekilde aylık veya tek seferlik bağışta bulunabilirsiniz.
E-Bülten Üyeliği
Duyurulardan e-posta ile
haberdar olmak istiyorum.
Reklam Reklam Ver
Arşiv