Zaman Nedir? Bir Fizikçi Bu Ezeli Soruya Cevap Arıyor

Bilim insanı olarak fark edilmenin yollarından birisi, oldukça zor bir problemin üstesinden gelmektir. Fizikçi Sean Caroll şimdiye kadar hiç bir bilim insanının tamamıyla açıklayamadığı çok eski bir s..
Görsel Telif:

Bilim insanı olarak fark edilmenin yollarından birisi, oldukça zor bir problemin üstesinden gelmektir. Fizikçi Sean Caroll şimdiye kadar hiç bir bilim insanının tamamıyla açıklayamadığı çok eski bir soruyu cevaplamaya çalışarak, fizikçi çevrelerinde bir nevi rock yıldızı haline geldi: Zaman nedir?

Zamanın yönü hakkında bir sunum yaptığı, Amerikan Bilimde İlerleme Derneği’nin yıllık toplantısında, katılımcılar, çalışmalarının hayranı olduklarını söylemek için yol boyunca Carroll’ı durdurdular. Carroll toplantı esnasında buluştuğu Wired.com çalışanlarına bir röportaj vererek, teorilerini ve zamanın daima ileri doğru aktığı, asla geriye doğru akmadığı gerçek dünyada Geleceğe Dönüş filmlerinin baş karakteri Marty McFly’ın başından geçenlerin neden asla olamayacağını anlattı.

W: Teorinizi sokaktaki fizikçi olmayan birine anlatır gibi anlatır mısınız?

S.C.: Zamanın nasıl çalıştığını anlamaya çabalıyorum. Ve bu da çok farklı yönleri olan, oldukça büyük bir soru. Bunların çoğu Einstein’a, uzay-zamana, saatleri kullanarak zamanı nasıl ölçtüğümüze kadar gidiyor. Fakat zamanın özellikle ilgimi çeken tarafı, zamanın yönü: Geçmişin, gelecekten farklı olduğu gerçeği. Geçmişi hatırlıyor ama geleceği hatırlayamıyoruz. Bunlar tersinmez süreçler. Bazı olaylar vardır, mesela bir yumurtadan omlet yapabilirsiniz ama omletten asla yumurta yapamazsınız. Bunu yarı yarıya anladık sayılır. Zamanın yönü fikri, 1870’li yıllara Avusturyalı fizikçi Ludwig Boltzmann’a kadar eskiye gidiyor. Kendisi, entropi denilen kavramı buldu. Entropi, varlıkların düzensizliğini gösteren bir ölçüt. Ve büyümeye eğilimli. Termodinamiğin ikinci yasası: Entropi zamanla yükselir ve varlıklar daha düzensiz hale gelir. Yani; eğer kâğıtları masanızın üstünde düzgünce toparlar ve odadan ayrılırsanız, geri döndüğünüzde her şeyin dağıldığını gördüğünüzde şaşırmazsınız. Eğer dağılmış kâğıtların, düzgünce toplanmış kâğıt istiflerine dönüştüğünü görseydiniz, şaşkınlıktan küçük dilinizi yutabilirdiniz. İşte bu entropidir ve zamanın yönüdür. Her şey dağılmaya devam ettikçe, entropi yükselir.

Yani Boltzmann bunu fark etmiş ve entropinin zamanın yönüyle nasıl ilişkili olduğunu açıklamış. Fakat açıklamasında eksik olan bir parça vardır; neden entropi bu kadar düşük başlamıştır? Neden evrendeki kâğıtlar düzgünce toplanmış durumdaydı? Basitçe ifade etmek gerekirse, gözlemlenebilir evrenimiz 13,7 milyar yıl önce muazzam bir düzen içinde, oldukça düşük bir entropi ile meydana geldi. Evren, 13,7 milyar yıldır kendi halinde dolanan ve en sonunda hiç bir şey olacak olan kurmalı bir oyuncak gibi. Fakat neden en başta kuruldu ki? Neden bu türden olağandışı düşük entropi düzeyindeydi?

İşte üstesinden gelmeye çalıştığım şey bu. Kozmolojiyi, Büyük Patlama’nın neden sahip olduğu özelliklere sahip olduğunu anlamaya çalışıyorum. Ve bunun doğrudan mutfaklarımıza bağlantılı olduğunu düşünmek ilginç. Nasıl yumurta yapabiliyoruz, zamanın tek yönünü nasıl hatırlayabiliyoruz, neden sebepler sonuçlardan önce geliyor, neden genç doğup yaşlılığa doğru gidiyoruz? Bunların hepsi artan entropi yüzünden. Bunların hepsi Büyük Patlama’nın koşulları yüzünden.

W: Yani tüm bunları Büyük Patlama başlattı. Fakat teorilerinize göre, Büyük Patlama’dan önce de bir şey vardı. Büyük Patlama’nın olmasını sağlayan bir şey? Bu neydi?

S.C.: Eğer dolabınızda yumurta bulursanız, şaşırmazsınız. “Şuna bak, burada bir düşük entropi konfigürasyonu var. Bu “sıra dışı” demezsiniz, çünkü yumurtanın evrende yalnız olmadığını bilirsiniz. O bir tavuktan gelmiştir, tavuk çiftliğin bir parçasıdır, çiftlik biyosferin bir parçasıdır vs. Fakat evren söz konusu olduğunda başvurabileceğimiz böyle bir mantık yok. Evren’in başka bir şeyin parçası olduğunu söyleyemiyoruz. Benim söylediğim de işte bu. Modern kozmolojinin, gözlemlenebilir evrenin bununla sınırlı olmadığını görüşünü paylaşıyorum. Evren, daha büyük bir çoklu evrenin parçası. Ve Büyük Patlama da başlangıç değildi.

Eğer bu doğruysa, sormanız gereken soru değişir. Soru, “neden evren düşük entropi ile başladı” değildir. Soru, “evrenin parçası neden düşük entropili bir duruma girmiştir” halindedir. Ve bu da cevaplanması daha kolay olan sorudur.

W: Bu çoklu evrenler teorisinde, ortada statik bir evren öngörüyorsunuz. Bu evrenden, daha küçük evrenler baloncuklar gibi kabarıyor ve farklı doğrultularda ve zaman yönlerinde ilerliyor. Bu, merkezdeki evrende zamanın olmadığı anlamına mı geliyor?

S.C.: İşte burada yapılması gereken bir ayrım var. Evrenin tarihinde farklı anlar vardır ve zaman hangi an hakkında konuştuğunuzu size söyler. Ve bir de zamanın yönü vardır, bize ilerleme hissini, zaman içerisinde süzüldüğümüz veya hareket ettiğimiz hissini verir. Yani bu merkezdeki statik evrende koordinat olarak zaman var ama zamanın yönü yok. Orada ne geçmiş ne de gelecek var, her an birbirine eşit.

W: Yani anlayamadığımız ve algılayamadığımız bir zamandan mı söz ediyoruz?

S.C.: Onu ölçebilirsin, fakat muhtemelen hissedemezsin. Onu tecrübe edemezsin. Çünkü bizim gibi nesneler muhtemelen o türden bir çevrede var olamazdı. Çünkü bizler, var olabilmek için zamanın yönüne bağımlıyız.

W: Öyleyse, o evredeki zaman nedir?

S.C.: Boş uzayda bile, zaman ve uzay hala vardır. Fizikçiler şu soruyu cevaplamakta hiç bir zorluk çekmezlerdi: “Eğer ormanda bir ağaç devrilse ve bunu duyacak kimse olmasa, yine de ses çıkarır mıydı?” Şu cevabı verirlerdi: “Evet! Elbette ses çıkarırdı!” Benzer şekilde, eğer zaman entropi olmadan akmaya devam ediyorsa ve bunu tecrübe edecek kimse yoksa yine de zaman var mıdır? Evet, yine de zaman vardır. Evrenin o kısmında bile, zaman hala doğanın temel yasalarının bir parçası olmaya devam eder. Bu sadece o boş evrende meydana gelen olayların nedensel olmadığı, hafızasının bulunmadığı, bir ilerleme içerisinde olmadığı ve yaşlanma veya metabolizma veya buna benzer şeylere sahip olmadığı anlamına gelir. Bunlar sadece rasgele dalgalanmalardır.

W: Peki eğer merkezdeki bu evren sadece oturuyor ve orada hiçbir şey olmuyorsa, peki zamanın yönlerinin olduğu bu evrenler nasıl o evrenden çıkabiliyor? Çünkü bu ölçülebilir bir olay gibi görünüyor.

S.C.: Doğru, mükemmel bir noktaya parmak bastınız. Cevap ise, orada neredeyse(!) hiçbir şeyin meydana gelmediği. Geliştirmeye çalıştığım düşüncedeki bütün olay, “Neden etrafımızdaki evrenin değiştiğini görüyoruz?” sorusuna verilecek cevaptır; bir evrenin asla tam anlamıyla statik olmasının mümkün olmadığıdır. Evrenin olduğu gibi kaldığı ve kalmaya devam ettiği hiçbir durum yoktur. Eğer olsaydı, o duruma geçer ve sonsuza kadar o durumda kalırdık. Bu bir tepeden aşağı yuvarlanan topun durumuna benzer, fakat tepenin bittiği bir nokta yoktur. Top daima geçmişe ve geleceğe doğru yuvarlanmaya devam edecektir. Böylece, merkezdeki kısım yerel olarak statiktir, yani hiçbir şey olmuyormuş gibi görünen o bölge. Fakat kuantum mekaniğine göre, şeyler ara sıra olur. Şeyler var olmaya doğru dalgalanabilir. Burada bir değişim olasılığı söz konusudur.

Yani düşündüğüm şey evrenin bir tür atom çekirdeğine benzediği. Asla tamamen kararlı olamıyor. Bir yarı ömrü var. Ve bozunacak. Eğer ona bakarsanız, mükemmel bir biçimde kararlı görünür, hiçbir şey olmamaktadır… Hiçbir şey olmamaktadır… Ve sonra, bom! Aniden içerisinden bir alfa parçacığı fırlar, alfa parçacığının da bir başka evren olmasının haricinde.

W: Yani zamanın yönüyle ileri doğru hareket ettiğimiz bu yeni evrenlerde, fizik yasalarının farklı olduğu, uzay-zamanda anomalilerin olduğu yerler var. Peki, zamanın yönü buralarda da var mı?

S.C: Olabilir. Zamanın yönüyle ilgili tuhaf olan şey, fiziğin altında yatan yasalarda bulunmuyor oluşu. Orada değil. Yani gördüğümüz evrenin bir özelliği, fakat bireysel parçacıklara ait yasaların bir özelliği değil. Yani zamanın yönü, oradaki yerel fizik yasalarının üstüne inşa edilmiş bir şeydir.

W: Peki zamanın yönü bizim bilincimize ve onu algılama yeteneğimize dayanıyorsa; bu, sizin gibi onu daha iyi anlayabilen kişilerin, zamanı diğerlerinden daha farklı tecrübe ettiği anlamına mı geliyor?

S.C: Aslında değil. Önce algılama gelir, anlayış ise sonradan. Böylece anlama, algılamayı değiştirmez, sadece bu algıyı daha geniş bir bağlama oturtmanıza yardımcı olur. St. Augustine’e ait bir kitapta ünlü bir söz var, şöyle diyor: “Sen bana zamanın tanımını sorana kadar zamanın ne olduğunu biliyorum, bu yüzden sana o tanımı veremiyorum.” Yani bence hepimiz zaman geçişlerini oldukça benzer şekillerde algılıyoruz. Fakat onu anlamaya çalışmak, algılarımızı değiştirmiyor.

W: Peki zaman algımızın değiştiği bir kara delik gibi yerlerde veya yüksek hızlarda zamanın yönüne ne oluyor?

S.C.: Bu konu Einstein ve göreliliğe giriyor. Uzay-zamanda hareket eden birisi için, kendileri ve yanlarında getirdikleri saatler, kalp ve zihinsel algılar gibi biyolojik saatler dahil, kimse zamanın daha hızlı veya daha yavaş aktığını hissetmiyor. Yanınızda daha hassas saat getirmiş olsanız bile, bu saat saniyede sadece bir saniyelik tik atacaktır. Bu bir kara delikte, Dünya’da veya hiçliğin ortasında bile olsanız, neresi olduğu fark etmez, her yerde geçerlidir. Fakat Einstein’ın bize söylediği uzay ve zamanda aldığınız yol, geçtiğini hissettiğiniz zamanı çarpıcı bir biçimde etkiler.

Zamanın yönü, doğrultuyla alakalıdır, hızla alakalı değil. Buradaki önemli husus, ortada tutarlı bir doğrultu olduğudur Yani uzay ve zamandaki her yerde, bir taraf geçmişken, diğer taraf gelecektir.

W: Öyleyse Michael J. Fox’a (Geleceğe Dönüş filmlerinde Marty McFly karakterini canlandıran aktör) geçmişe gidip ailesini kurtarmasının mümkün olmadığını söyleyebilirsiniz.

S.C.: Zaman yolculuğu bilmecesinden kaçmanın en basit yolu, yapılamayacağını söylemektir. Doğru cevabın bu olması daha olası. Ama yine de emin değiliz. Zamanda yolculuğun yapılamayacağına dair kanıt sunamıyoruz.

W: En azından zamanda geriye gidemiyoruz.

S.C.: Yani, evet. Zamanda kolaylıkla ileriye gidebilirsin, bu sorun olmaz.

W: Tam da şu anda geleceğe gidiyoruz zaten!

S.C.: Dün geleceğe gittim ve şimdi buradayım!

Kitapta dikkat çektiğim noktalardan birisi varsayımsal olarak geçmişe gitmenin mümkün olduğunu düşünürsek; ortaya çıkması muhtemel tüm paradoksların en sonunda, eğer geçmişe gidebilirsen tutarlı bir zaman yönü tanımlayamayacağın gerçeğine bağlanmasıdır. Çünkü düşündüğün şey, geleceğinin evrenin geçmişinde olduğudur. Bu da fizik yasalarıyla uyumsuz olmasa da; geleceği etkileyen seçimler yapabildiğimiz ama geçmişi etkileyen seçimler yapamadığımız günlük hayattaki deneyimlerimizle uyumsuzdur.

W: Yani, bu çoklu evrenler teorisinin bir bölümü, evrenimizin en sonunda boş ve statik bir hale geleceğiyle ilgili. Bu da bizim en sonunda bizim evrenimizden de başka bir evrenin çıkacağı anlamına mı geliyor?

S.C.: Zamanın yönü sonsuza dek ileri doğru hareket etmez. Evrenin tarihinde, düşük entropiden yüksek entropiye doğru yol aldığınız bir dönem vardır. Fakat yerel olarak ulaşabileceğiniz maksimum entropiye ulaştığınızda, artık zamanın yönü olmaz. Bu tıpkı, bu oda gibidir. Eğer odadaki bütün havayı alır ve köşeye koyarsanız, bu düşük entropidir. Ardından dağılmasına izin verirsiniz ve en sonunda odayı doldurur ve durur. Ve hava artık hiç bir şey yapmaz. Değiştiği süre boyunca, zamanın yönü vardır. Fakat bir kez dengeye ulaştığınızda, ok varlığına son verir. Ve teorik olarak, yeni bir evren meydana çıkar.

W: Yani bizden önce sayısız miktarda evren vardı ve bizden sonra da sayısız evren daha olacak. Bu da bizden sonraki evrenleri gidip ziyaret edebileceğimiz anlamına mı geliyor?

S.C.: Bana göre bu mümkün değil ama bilmiyorum. Caltech’de evrenlerin birbirleriyle çarpışma olasılığıyla ilgilenen doktora sonrası bir araştırmacım var. Bunlara şu an evrenler diyoruz. Ama gerçekte dürüst olmak gerekirse, bunlar farklı yerel koşullara sahip uzay bölgeleri. Bu metafiziksel olarak birbirlerinden ayrı olmaları gibi değil. Bunun çok dışındalar. Evrenlerin birbirlerine çarptığını ve arkalarında izler, gözlemlenebilir etkiler bıraktıklarını düşünmeniz mümkündür. Fakat aynı zamanda bunun olmaması da mümkün. Yani eğer oradalarsa, orada olduklarına dair herhangi bir işaret olmayacak. Eğer bu doğruysa; bu sahnenin mantıklı olabilmesinin tek yolu, çoklu evrenleri bir teori olarak değil, bir teorinin öngörüsü olarak düşünmektir.

Eğer kuantum mekaniği ve kütle çekimin kurallarını çok çok iyi anladığınızı düşünüyorsanız, şunu söyleyebilirsiniz: “Kurallara göre, evrenler var olmanın içine doğru kabarır. Eğer onları gözlemleyemiyor olsam bile, bu teorimin bir öngörüsüdür ve bu teoriyi diğer yöntemleri kullanarak test etmişimdir.” Henüz o noktada değiliz. İyi bir teoriye nasıl sahip olacağımızı ve onu nasıl sınayacağımızı bilmiyoruz. Eğer birinin tasvir ettiği proje, kuantum kütle çekimiyle ilgili güzel bir teoriyle gelir, burada kendi evrenimizde sınanırsa, gözlemleyemediğimiz başka yerler ile ilgili şeylere dair öngörüleri ancak o zaman ciddiye alabiliriz.

Sean Carroll kimdir?

Sean Carrol, Caltech’de çalışan teorik bir fizikçidir. Kozmoloji teorileri, alan teorisi ve kütle çekim üzerinde yoğunlaşmaktadır. Carroll son kitabı “From Eternity to Here: The Quest for The Ultimate Theory of Time” (Sonsuzluktan Buraya: Nihai Zaman Teorisi’nin Arayışında)’da zaman ve evrenle ilgili teorilerini fizikçiler ve fizikçi olmayanlara açıklamaya çalışıyor.

 


Kaynak:

What is time? One physicist hunts of the ultimate theory https://www.wired.com/2010/02/what-is-time/


Bu içerik BilimFili.com yazarı tarafından oluşturulmuştur. BilimFili.com`un belirtmiş olduğu “Kullanım İzinleri”ne bağlı kalmak kaydıyla kullanabilirsiniz.

Etiket
  • Projelerimizde bize destek olmak ister misiniz?
  • Dilediğiniz miktarda aylık veya tek seferlik bağış yapabilirsiniz.
  • Destek Ol
Yorum Yap (3 )

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

  • Burtay Mutlu 24 Ocak 2017 - 14:12
  • Zaman” ile ” Zaman algısı” kavramlarını ayırınız.

    Bence “Zaman” vektörel (her ne kadar herkes skalar dese de) bir büyüklüktür.

    “Zaman algısı”, bir çok zaman diliminin akışkan bir şekilde değerlendirildiği bir süreç sonucudur.

    Evrenin bir enerji yoğunluğu vardır. Bu enerji yoğunluğu, içerdiği madde ve enerji miktarından kaynaklanır. Arka plan ışıması da bunun bir parçasıdır. Eğer evreni, salt uzayda kapalı bir sistem olarak ele alırsak, evren; uzayın enerji yüklü bir alanı olur.

    Her alanın bir iç basıncı vardır. Eğer dış basınç bunu dengelemiyorsa, ki evrenin genişlediği alanda (salt uzayda) daha düşük enerji yoğunluğu var olmalı, evreni genişlemeye zorlamaktadır. (Yani kara enerji dedikleri şey)

    Bu genişleme Planck ölçeklerinde kademeli olmalı. Çünkü en düşük zaman ve mesafe ölçülerimiz bunlar.

    İşte “zaman”, bu genişleme hareketinden kaynaklanan bir dalgalanmanın sonucudur. Yönü de evrenin genişlemesinden dolayı tek yönlüdür.

    Zaman algısı, gözlemcinin pozisyonuna, hızına göre değişebilir. Ama “zaman”ın kendi tanımı ve durumu, değişmez.

    Daha basit anlatmak gerekirse, klasik benzetmem üzerinden, denizdeki her bir dalga sırası sizin “bir zaman diliminiz”.

    Yani “zaman”, bir sıra dalga.

    Kaç tane dalga sırası geçtiğiniz ise “zaman algısı” …

    Ortamın değişen yoğunluğuna göre, dalganın hızının değişmesi, kırılması, zaman algınızın değişmesine neden olur. Çünkü geçen dalga sayısı miktarı değişmiştir.
    Ama zaman algınız, bu geçen dalga sayısına göre oluştuğundan, bunu siz gözlemleyemezsiniz. Ortam dışındaki bir gözlemci bunu ancak kendi ortamıyla kıyaslayarak ölçebilir.

    Her iki durumda da, temel birimimiz “bir dalga sırası=zaman” olduğu için, zaman kavramı değişmez.

    “Zaman” somuttur.
    Hayali bir olgu değildir. Maddenin konumuna, hızına göre değişkenlik göstermesi de, düşündüğünüzün tam tersi, onun somutluğunun bir kanıtıdır. Çünkü somut tanımlayabildiğimiz şeylerden etkileniyor.

    Zaman’ın elle tutulur olmaması nedeniyle soyut bir kavram olarak ele almak bu yüzden mantıklı değil bence… Herkes için farklı, çünkü herkesin durumu, konumu, hızı farklı.

    Bence, “Zaman” adını verdiğimiz “dalgalar”, ortamın yoğunluğundan etkileniyor mu? Evet, etkileniyor.

    Böyle enerji yoğunlaşması yaşayan kütle içinde, zaman dalgaları, sıradan dalgalar gibi tepki verecektir (az yoğun ortamdan, çok yoğun ortama geçen dalgalar).

    Ama özel görelilik ve ivme ile aynı bakışını birleştirmenin tek yolu, nesnenin hızlanması için “sarf edilen enerjinin ne olduğunu? nereye gittiğini?” bulmaktan geçiyor. Enerji yok olamayacağına göre, hızlandırılan nesneden uzay boşluğuna dağılmadığına göre, bu sarf edilen enerjinin hareketlendirilen nesnenin bünyesinde kalması gerekiyor. Ki kalıyor ve bunu momentum olarak tanımlıyoruz.

    Kanıtlanabilir mi? Evet, kanıtlanabilir. Zaten kanıtlı ama farklı bir bakış ile özel görelilik olarak kanıtlanmış durumda…

    Zaman’ı kat ettiğimiz dalga sayısına göre saptıyorsak, bunu içinde bulunduğumuz ortamın koşullarına göre yapıyoruz.

    Önce “Özel Görelilik” açısından ele alırsak;

    Yani benzetme olarak, hızlanan uzay gemisi ve içindeki zaman dalgası sayısını biz değerlendirebiliriz. Çünkü ait olduğumuz sistem burasıdır. Tanımladığımız “zaman” da bu sisteme aittir.

    Uzay gemisinin dışı, bizim sistemimize ait değildir. Orası dışarıdaki gözlemciye aittir. Daha doğrusu her iki taraftaki gözlemcide, diğer taraftaki zaman algısını, kendi gerçekliğinden referans alarak değerlendirebilir.

    Uzay geminiz hızlandıkça daha fazla zaman dalgasına yetişmiyor. Geçmiyor. Zaten en üst sınır bu dalgaların hızı olduğu için, bu hıza ulaşmak ona yasaklı…

    Yani uzay gemisinin hızlanması, dış ortamda “karşılaştığı zaman dalgası” sayısını etkilemiyor.

    Ama kendi ortamındaki “zaman dalgası” sayısını etkiliyor. Çünkü gemideki gözlemci, “kendi ortamından geçen dalgalara göre”, “zamanı tespit ediyor”:

    Gemideki gözlemci açısından, gemi hareketsizken, dış ortamdaki ile gemiden geçen zaman dalgaları arasında bir fark yok. (Belki geminin kütlesinden dolayı ihmal edilebilir bir miktar olabilir.)

    Sicim teorisinden ekleme yaparsak,

    Ama gemi hız için ivmelendikçe, geminin temsil ettiği ortama enerji yüklenmiş oluyor. Yani, enerji yoğunluğu artıyor. Eklenen bu enerji, geminin sicim adını verdiğimiz yapılarını da besliyor.

    Bunun yerine herhangi bir enerji boşalmasından kaynaklanan, herhangi bir elektromanyetik dalga üzerinde sörf yaptığı yönündeki fikre daha yatkınım.

    Çünkü “zaman dalgası”, evreni biçimlendiren, uzay dokusuna nüfuz edip onu şu anki yapısına sokan şey. Ağ gibi tüm evreni, kapsıyor bu yapı…Foton’un hareketi bu ortam içinde, yayımlanmış bir başka dalga üzerinde olursa; fotonun hareketi ve artan yol ile kızıla kayması anlam kazanıyor.

    Boyut kavramını, bir enerji biriminin titreşebildiği bir alana indirgeyince, karşımıza birim bir boyut kavramı çıkıyor. (Bunu tüm bildiğimiz boyut tanımlarına uygulayabiliriz. Zaman da dahil… Zaman’da enerjinin tek yönlü olarak hareket ettiği-etmek zorunda kaldığı bir alan olarak karşımıza çıkıyor.)

    İkinci kavram ise, Tekillik; Tekillik nedir? Neye göre, nasıl? Kütlenin olmadığı, boyutun olmadığı bir durumu anlatıyor.

    Çözümü; Kütle yok ise, tüm madde enerji formundadır.

    Kütle ve boyut yok ise, tüm enerji titreşmediği bir ortamdadır.

    Enerjinin titreşmediği bir ortam? İki türlü olabilir. İlki enerjinin doğal sınırları içinde tamamen geniş bir alanda olması ile mümkün. Tamamen homojen bir ortam. Ama bunun üst sınırı nedir? Belirsiz. Üstelik tekillik adını verdiğimiz şeyin, hacimsel bir alanı olmadığını biliyoruz. Bu yüzden bu olasılığı eliyorum.

    İkinci olasılık ise, enerjinin çok küçük paketlerden oluşan, akışkan nitelikli olduğunu kabul etmekten geçiyor. (Bu sayede, yoğun ortamdan, az yoğun ortama sürekli geçiş yapma, dengeleme eğiliminde olacak. Termodinamiğe de uygun bu.)

    Enerji paketçiklerinin, titreşememesi için, tüm titreşim alanlarının kapatılmış olması gerekiyor.

    Peki, bunu ne sağlayabilir? Aynı ortamdaki diğer enerji paketleri.

    Mikrodalgada ısıtılan durgun saf suyun durumuna benzetebiliriz.

    Böyle bir ortamda, enerji yüklenen su molekülleri titreşmek istiyor. Ancak her molekül, diğer moleküllerin de aynı isteği ile karşılaştığından, hepsi birbirini itiyor. Sonuçta hepsi yüksek bir potansiyel ile denge durumunda kalıyorlar. Ancak ortama çok ufak bir etki (bir tuz tanesi, hafif bir vuruş, vs.) ile aralarındaki denge bir kere bozuldu mu, zincirleme olarak tüm denge bozuluyor. Kendi big-bang’ini yaşayan su, bir anda kaynamaya ve fokurdayarak buharlaşmaya başlıyor.

    İşte tekillik durumundaki enerji de benzer durumda olmalı.

    Titreşemediği için, boyutu yok. Bu yüzden alanı yok.

    Matematiksel olarak ulaştığımız sonuçlar, bunu veya eşdeğer benzer bir şeyi gösteriyor olmalı.

    Burada ek bir nokta, diyebilirsiniz ki, bu yüksek potansiyele sahip enerjiyi bir arada tutan, sıkıştıran şey ne? Bana göre bunun da cevabı, sicim teorisinden geliyor. Kapalı bir zar sicim. (Ki o da enerjiden oluşuyor.)

    “Zaman” eğer dalgasal bir yayılımın sonucu ise, “Peki zaman dalgası bir nesne ile karşılaşınca nasıl tepki veriyor? ” sorusuna verilecek tek cevap; ” Farklı ortama giren dalgalara benzer tepki verecektir.” oluyor.

    Bu konuda birbirini tamamlayan iki açıklama linkim aşağıda; http://evreneyenibirbakis.blogspot.com.tr/2016/02/boyutlar-zaman-ve-aralarndaki-iliski.html

    http://evreneyenibirbakis.blogspot.com.tr/2016/02/ozel-gorelilik.html

    Sonuçta açıklamalarının tamamen doğru veya geçerli olduğunu iddia etmem mümkün değil.

    Sonuçta yaptığım, “fizik felsefesi” … Daha fazla değil.

    “Eskime algısını”; zamanı algılamak- yaşlanmak-çürümek olarak ele alıyorum. Nesne zaman dalgasına maruz kalınca, kat edilen zaman dalgalarının toplamına göre yol almış oluyor. Yani bir “zaman algılaması” oluşuyor.

    (Burada nesnenin sabit ya da hareketli olması önemsiz. Tamamen göreceli bir hareket. Kimin kime göre hareket ettiği değil, kaç dalga sırasının kat edildiği önemli. Hız, kat edilen dalga sayısını etkiliyor. Sayı değişebilir ama dalgaların sürekliliği değişmiyor.

    “Entropi”…

    Her dalga, bir enerji taşır. Aktarır. Evrenin genişlemesinden kaynaklanan dalgalar (zaman dalgaları) da bir enerji taşıyor.

    Bunun “C” sabiti ile bağlantısı olduğunu düşünüyorum.

    Bu dalgalar aynı zamanda hafif eğimli olmalı. (Düz olması için evrenin de, düz bir hat ile genişlemesi gerekir ama bu “küp” gibi bir şekil olur ki, mantıklı değil. “Küremsi” bir eğimli yapı “daha tutarlı ve doğal”. Üstelik evrenin doğal bir eğimi olduğu da belirtiliyor.)

    Bu eğimin anlamı, bükeyliğine göre ilerledikçe, taşınan enerjinin azalışını ya da artışını belirler. (Bir merkezden kaynaklanan-bildiğimiz dalgalar, ilerledikçe genişlerler, dağılırlar, birim alana düşen enerji miktarı azalır. Ancak kenarlardan, merkeze doğru bir dalgalanma da, ilerledikçe taşınan enerji miktarı azalmaz, hatta artar. Odaklanma gibi…)

    Bu zaman dalgaları, ikinci gruba giriyor. dıştan içe doğru… Bu nedenle taşıdıkları enerji miktarı azalmıyor…

    Hatta mikro, nano düzeyde etkileri çok daha güçlü oluyor.

    Buradaki mekanizma için net bir bakışım henüz yok. Genel bir bakışım var.

    O da bu enerjinin, temel parçacıklar ve atom altı parçacıkların bir arada kalmasına ve yapı oluşturmasına sebep veren bir kuvvet olduğu yönünde.

    Yani Güçlü ve zayıf kuvvetler bu dalgaların taşıdığı enerji ile oluşuyor. (Elektromanyetik kuvvet, biraz daha farklı.)

    Bu düzeydeki dalgaların sürekliliği, taşıdıkları enerji nedeniyle, mevcut yapıları da zorluyor olmalı. Belki bazı yapıları bozuyor, yeni yapılar oluşturuyor da olabilir.

    Bunu bir bakıma rüzgarın süpürdüğü kumların bir kenarda biriktirmesi ve ardından estikçe bu birikintiden kum taneleri koparması gibi düşünebiliriz.

    Farkı rüzgar dışarıdan bağları zorlarken, bu dalgalar maddeye nüfuz ettiği için, mikrodalgalar gibi yapıyı oluşturan bağları, aynı anda zorluyor.

    Yapı ne kadar sağlam bağlara sahip olursa olsun, dalgaların sürekliliği ile eninde sonunda temel parçalarına bozunuyor. (Demir bir kütleyi bile sonik dalgalara maruz bıraksanız, eninde sonunda patlar… Veya mikro dalgalara maruz kalan metaller gibi…)

    İşte bu bozunmanın entropinin nedeni olduğunu düşünüyorum. Bu şekilde olunca, zaman tersine bile olsa, bozunma devam da ediyor ayrıca…

    • fatih 13 Eylül 2017 - 23:20
    • alakasız olacak ama bir çizgi roman senaryosu yazıyorum, ana karakterimin de zamanda geriye gitmesi gerekiyor ama mantık çerçevesinde bir türlü elle tutulur bir teori bulamadım okuyucuyu inandırmam gerekiyor bir noktada. (daha geçmişe gittikten sonra zamanın yapısı bozulup ortadan kalkacak :d ) sizin bu konuda bir tavsiyeniz var mı ?

    • simurg 26 Ocak 2017 - 15:36
    • İyimiş, tamamını anlaması zor o kısımlar biraz öznel olmuş haliyle ama konuya olan felsefi yaklaşımınızı sevdim. Yine de “zaman dalgaları/dalga sırası” kavramı ile özel göreliliği güzel açıklamışsınız ama biraz sorunlu gelmedi de değil, “düşünce dalgaları” safsatasında olduğu gibi, sanki aynı biçimde “kendi zorunlu soyut varlığından ötürü zorunlu da bir somut gerçeklik” olarak iddia edilmiş, orada biraz sıkıntı var gibime geldi.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bağış Yap, Destek Ol!
Projelerimizde bize destek olmak isterseniz,
Patreon üzerinden
bütçenizi zorlamayacak şekilde aylık veya tek seferlik bağışta bulunabilirsiniz.
E-Bülten Üyeliği
Duyurulardan e-posta ile
haberdar olmak istiyorum.
Reklam Reklam Ver
Arşiv