New Title https://bilimfili.com Bilimsel Bilgi Kaynağınız Tue, 01 Oct 2019 08:55:05 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.9.11 https://bilimfili.com/wp-content/uploads/2016/04/cropped-FaviconsBilimfili-144x144-32x32.png Gürkan Akçay – BilimFili.com https://bilimfili.com 32 32 112803690 Gezegen Dokuz, İlkel Bir Kara Delik Olabilir https://bilimfili.com/gezegen-dokuz-ilkel-bir-kara-delik-olabilir/ https://bilimfili.com/gezegen-dokuz-ilkel-bir-kara-delik-olabilir/#respond Mon, 30 Sep 2019 16:15:49 +0000 https://bilimfili.com/?p=51864 24 Eylül'de arXiv'de yayımlanan yeni bir araştırma makalesine göre, gizemli ve henüz tam olarak keşfedilememiş nesnenin bir primordiyal (ilkel) kara delik olabileceği düşünülüyor. 

Devamı için Gezegen Dokuz, İlkel Bir Kara Delik Olabilir

]]>
Güneş Sistemimiz civarında bulunduğu kabul edilen varsayımsal Gezegen Dokuz‘un bir gezegen olmayabileceği ileri sürüldü. 24 Eylül’de (2019) ön baskı sitesi olan arXiv’de yayımlanan yeni bir araştırma makalesine göre, gizemli ve henüz tam olarak keşfedilememiş nesnenin bir primordiyal (ilkel) kara delik olabileceği düşünülüyor.

Primordiyal kara delikler, oldukça eski ve Büyük Patlama’dan hemen sonra ortaya çıkan görece küçük kara deliklerdir. Bu kara deliklerin, evrenin erken dönemlerindeki yoğunluk dalgalanmalarının bir sonucu olarak oluştuğu düşünülüyor. En küçük kütleli primordiyal kara deliklerin, muhtemelen buharlaştığı düşünülüyor. Ancak, daha önce doğrudan hiç gözlemlenememiş olan büyük kütleliler ise hala var olabilirler.

Durham University’den ve University of Illinois’ten astronomlar, primordiyal kara deliklerin, düşündüğümüzden daha yakında olabileceklerini ileri sürüyor. Yayım öncesi süreçte bulunan makalede, araştırmacılar, 300 ila 1,000 astronomik birim (AB: Güneş ve Dünya arasındaki yaklaşık mesafe; 150 milyon km) arasında bir mesafede Güneşin etrafında dolandığı düşünülen -henüz gözlemlenememiş– Gezegen Dokuz’un, oldukça eski ve kompakt bir kara delik olabileceği ihtimalini düşünüyorlar.

Neptün Ötesi Nesnelerin Yörünge Anomalisi

İlgi çekici hipotezlerini açıklayan araştırmacılar, benzer kütlenin çözülmemiş iki yerçekimsel anomalisine odaklanıyorlar: trans-Neptün (neptün ötesi) nesnelerinin anomali yörüngeleri ve mikrolens olaylardaki bir aşırılık. Burada ilginç olan ise, her iki olayın da 0,5 ila 20 Dünya kütlesi arasında olduğu tahmin edilen kütleli nesnelerden kaynaklanıyor olmasıdır.

Güneş Sistemi’nin en dış gezegeni olan Neptün’ün ötesindeki nesnelerin yörüngelerindeki anomalilerin, Güneş Sistemi dışındaki yeni bir kütleçekimsel kaynak tarafından tetiklendiği düşünülüyor. Bu kaynağın serbest kayan bir gezegen olabileceği yaygın olarak kabul edilmekle birlikte, söz konusu çalışmanın araştırmacıları, primordiyal kara delik senaryosunun makul olabileceğini ve dikkate alınması gerektiğini savunuyor.

Bununla birlikte, bu teoriyi doğrulamak zordur. Çünkü yaklaşık beş Dünya kütlesinde ve yaklaşık beş santimetrelik bir yarıçapı olan bir varsayımsal primordiyal kara delik, kozmik mikrodalga arkaplanından daha soğuk hale getirecek şekilde; yaklaşık 0.004 Kelvin’lik bir Hawking sıcaklığına sahip olacaktır. Dolayısıyla, tipik bir primordiyal kara deliğin kendisinin yaydığı güç oldukça küçük olduğundan saptaması da son derece zordur.

Bu engelin üstesinden gelmek için, makalenin yazarları, bir primordiyal kara deliğin etrafındaki karanlık madde mikrohalosundan yok oluş sinyalleri aramayı önermektedir. Böylesi bir karanlık madde halosunun, yok etme durumunda, gözlemlerle tanımlanabilecek güçlü bir sinyal sağlayabildiği düşünülmektedir. Bu nedenle, astronomlar, X-ışınları, gama ışınları ve ayrıca primordiyal kara delik hipotezini destekleyen daha fazla delil sağlayabilecek diğer yüksek enerjili kozmik ışınlardaki hareketli kaynaklar için özel araştırmalar önermektedir. 

Devamı için Gezegen Dokuz, İlkel Bir Kara Delik Olabilir

]]>
https://bilimfili.com/gezegen-dokuz-ilkel-bir-kara-delik-olabilir/feed/ 0 51864
Beyin Gerçekten de Ağrıyı Hissetmez mi? https://bilimfili.com/beyin-gercekten-de-agriyi-hissetmez-mi/ https://bilimfili.com/beyin-gercekten-de-agriyi-hissetmez-mi/#respond Sun, 22 Sep 2019 08:57:03 +0000 https://bilimfili.com/?p=51777 Beyinde, hasarı saptayan ve bunu omurilik ve beyne bildiren sinirler olan ağrı reseptörü bulunmaz. Peki, beyin, bir ağrı hissetmiyorsa, baş ağrılarının sebebi nedir?

Devamı için Beyin Gerçekten de Ağrıyı Hissetmez mi?

]]>
2001 yapımı bir film olan Hannibal’da, filmin kahramanı Hannibal Lecter’ın, uyuşturduğu bir FBI ajanının, adam tamamen uyanıkken, beyninden kesip çıkardığı bir parça ile yemek masasına oturduğu mide bulandırıcı bir sahne var. Lecter, dehşet içerisindeki Clarice Starling’e; “Beynin kendisinin acı hissetmediğini görün.” diyor.

Beyinde, hasarı saptayan ve bunu omurilik ve beyne bildiren sinirler olan ağrı reseptörü bulunmaz. Bu durum da beynin ağrıyı hissetmediği inancının yaygınlaşmasına neden oldu. Peki, beyin, bir ağrı hissetmiyorsa, baş ağrılarının sebebi nedir?

Beyin, ağrı reseptörü bulundurmasa da, kafamızdaki diğer pek çok yapıda; kan damarları, kaslar, yanak, yüz ve kafa derimizde  ağrı reseptörleri bulunur. Baş ağrısı, bu gibi yapılardaki problemlerden kaynaklanır. Ağrı reseptörlerinin farklı tipleri; baskı, hasar, aşırı sıcaklık ve bazı kimyasallar (kırmızı biberlerde bulunan etken madde- kapsasin gibi) tarafından aktifleştirilir.

“Beyin donması” ya da “dondurma baş ağrıları” gibi ağrılar, boğazımızın arkası ve beynimiz arasında bulunan damarlardaki kan akışında meydana gelen ani değişimler sonucu ortaya çıkar. Dehidrasyon, kafada bulunan kan damarlarını etkileyerek baş ağrılarına neden olur. Fazla alkol alınan gecenin sabahında kafadaki zonklamanın bir sebebi de budur. Öte yandan, uyku esnasında, dişlerin sıkılması veya çenenin gün içerisinde çok kullanılması da baş ağrılarına neden olabilir.

Migren ağrısının nedeni ise henüz tam olarak anlaşılamamış olsa da, beyin omurilik zarındaki ağrı reseptörlerinin aktivasyonu olduğu düşünülmektedir. Bu aktivasyona neyin sebep olduğu ise henüz tam olarak bilinmiyor.

Beyinde ağrı reseptörü bulunmuyor olsa da, bir baş ağrısı, beyinde bir problem olabileceğinin sinyalini de verebilir. Uzun süren ve ilaçlara cevap vermeyen veya ani ve olağanüstü derecede şiddetli olan baş ağrıları, beyinde, örneğin bir tümör, kanama veya enfeksiyon gibi ciddi bir sorunun işareti olabilir. Bu gibi sorunlar baş ağrısına sebep olsa da, bu durum; beynin kendisindeki bir ağrı reseptörü –ki yoktur– tarafından değil, beynin şişmesi ve kafadaki diğer yapılara baskı yapmasından kaynaklanır.

Duyusal Bir Deneyimden Daha Fazlası

Hannibal Lecter’ın, beynin acı hissetmediği iddiası temelde yanlıştır. Beyinde bir ağrı reseptörü bulunmasa da, beyin bütün acımızı “hisseder.” Çünkü beynimiz, vücudumuzdaki tüm duyusal sinyalleri yorumladığımız, değerlendirdiğimiz ve deneyimlediğimiz organdır.

Bilim insanları, nosisepsiyon –vücudumuza verilen zararın sinir sinyali– ve ağrı arasında, normalde ağrı reseptörleri etkinleştiğinde ortaya çıkan rahatsız edici duygusal ve bilişsel deneyim ayrımı yapar. Yani, ağrı ya da acı, yalnızca duyusal bir deneyimden daha fazlasıdır ve düşüncelerimiz, hislerimiz ve sosyal ilişkilerimizden de etkilenir. Örneğin, acıyı nasıl deneyimlediğimiz, acının ne anlama geldiğine inandığımız ve önceki acı verici deneyimlerimizden hatırladıklarımız gibi düşüncelerimizden de etkilenir.

Acı aynı zamanda da duygusal bir deneyimdir: Depresyonu olan insanlar günlük yaşamda daha fazla acı yaşadıklarını bildirmektedir. Ve normal insanlarda anlık duygu durumun düşmesi de, ağrı derecelendirmelerini artırır ve ağrıya toleransı düşürür.

Acımızın Boyutunu Soran Kişinin Kim Olduğu Önemli 

Öte yandan acı, sosyal bir deneyimdir. 2004 yılında Pain‘de yayımlanan bir araştırma kapsamında yürütülen deneylerde, elini olabildiğince uzun bir süre boyunca buz dolu bir su içinde tutmaları istenen öğrencilerin; deneyi yapanın profesörlerden birisi olduğunu düşündüklerindeki acı toleransları, deneyi yapan kişinin bir öğrenci olduğunu düşündüklerindekine kıyasla daha fazla olduğu görüldü. Bu da bize, acının boyutunu soran kişinin kim olduğunun acı derecelendirmemizde önemli olduğunu gösteriyor.

Acının derecelendirmesi üzerindeki sosyal etkiler, acılı bir anınızda kimden destek almanız gerektiğine dair bir fayda sağlar. 2017 yılında Pain‘de yayımlanan ve aynı buz kovası yöntemini kullanan başka bir çalışmada, deney yapan kişi ile yalnız kalmaya kıyasla, başka bir kişi deneyi sessizce gözlemlediğinde; insanların, aşırı soğuğa daha fazla tolerans gösterdikleri görüldü. Dahası, deneyi gözlemleyen kişi, aynı cinsiyetten bir arkadaşsa; katılımcıların, arkadaşları, odanın içinde olmasa da yakınlarda bir yerde olduğunu bildiklerinde, daha yüksek tolerans gösterdikleri görüldü.

Acıyı nasıl deneyimlediğimiz üzerindeki birçok etki göz önüne alındığında, ağrıdan kurtulmanın karmaşık ve sinir bozucu olabileceği şaşırtıcı değildir. İyi haber şu ki, bu etkilerin her biri ağrıyı idare etmenin bir yolunu da temsil ediyor.

Devamı için Beyin Gerçekten de Ağrıyı Hissetmez mi?

]]>
https://bilimfili.com/beyin-gercekten-de-agriyi-hissetmez-mi/feed/ 0 51777
Yıldızlararası Ziyaretçiye Ait İlk Görüntüler Gelmeye Başladı https://bilimfili.com/yildizlararasi-ziyaretciye-ait-ilk-goruntuler-gelmeye-basladi/ https://bilimfili.com/yildizlararasi-ziyaretciye-ait-ilk-goruntuler-gelmeye-basladi/#respond Sun, 15 Sep 2019 14:59:40 +0000 https://bilimfili.com/?p=51739 Gemini Gözlemevi sayesinde, birden fazla renkle başarılı bir şekilde gözlemlenen ve türünün ilk örneği olan bu kuyruklu yıldızın artık fotoğraflarına sahibiz.

Devamı için Yıldızlararası Ziyaretçiye Ait İlk Görüntüler Gelmeye Başladı

]]>
30 Ağustos’ta (2019), bir amatör astronom olan Gennady Borisov, Güneş Sistemimiz’den geçen ve Güneş Sistemimiz’in dışından gelen bir kuyruklu yıldız saptadı.

Bu gözlem, yıllar sonra yıldızlararası bir nesneye ait ikinci (ilki 2017 yılındaki Oumuamua 2.0’dı.) saptamaydı. Gemini Gözlemevi sayesinde, birden fazla renkle başarılı bir şekilde gözlemlenen ve türünün ilk örneği olan bu kuyruklu yıldızın artık fotoğraflarına sahibiz.

C/2019 Q4 (Borisov) isimli kuyruklu yıldız, 9-10 Eylül gecesi Gemini Kuzey Teleskobunun Gemini Çok Amaçlı Spektrografı tarafından fotoğraflandı. Aşağıdaki görüntü, aşınmanın göstergesi olan ve nesnenin bir kuyruklu yıldız olduğunu doğrulayan çok belirgin bir kuyruk olduğunu gösteriyor. Öte yandan, C/2019 Q4 kuyruklu yıldızı, bugüne kadar aşınmadan dolayı kuyruğunun net biçimde görüntülendiği ilk yıldızlararası ziyaretçi olma özelliğine sahip oldu.

Görsel Kaynak: Gemini Observatory/NSF/AURA

Biraz Daha Beklememiz Gerekecek

C/2019 Q4, şu sıralar Güneş’e oldukça yakın bir pozisyonda olduğundan gözlemlenmesi de zorlaşmış durumda. Ancak bir yıl sonra, izlediği hiperbolik uçuş yolu; onu daha uygun gözlem koşullarına getirecektir (profesyonel teleskoplarla Ekim 2020 gibi gözlemlenebilmesi bekleniyor).

Asteroidler ve kuyruklu yıldızların, uzaydaki bir sistem oluşumundan kalan atık parçalar olduğu düşünülüyor, dolayısıyla bu kuyruklu yıldızın neden oluştuğunun öğrenilebilmesi, nereden geldiği hakkında da önemli bilgiler elde etmemize olanak sunabilir. Yani uzak yıldız sistemleri hakkında onlara herhangi bir robot uzay aracı göndermemize gerek kalmadan haklarında bilgi sahibi olabiliriz; yıldızlararası nesnelerin en büyük faydalarından birisi de esasında budur.

Öte yandan şöyle bir avantaja da sahibiz; C/2019 Q4 kuyruklu yıldızı, Güneş’e en yakın pozisyonuna daha yeni girmiş durumda. Örneğin, Oumuamua ilk saptandığında, Güneş’e en yakın pozisyonunu geçmiş ve Güneş Sistemi dışarısına çıkmıştı, yani geç kalmış, ancak gidişini görebilmiş ve dolayısıyla da hakkında çok fazla bilgi sahibi olamamıştık.

Dahası eğer bu yıldızlararası ziyaretçinin dünya dışı bir sonda olmasına ilişkin en ufak bir ihtimal varsa bile (Oumuamua da düşünüldüğü gibi), önümüzdeki aylarda yapılacak araştırmalar beklenenden çok daha fazlasını da önümüze koyabilir. Ancak yine de çok fazla uçmadan bekleyip görelim.

Devamı için Yıldızlararası Ziyaretçiye Ait İlk Görüntüler Gelmeye Başladı

]]>
https://bilimfili.com/yildizlararasi-ziyaretciye-ait-ilk-goruntuler-gelmeye-basladi/feed/ 0 51739
Dinozorların Son Günü, Asteroid Felâketinin İzlerinde Ortaya Çıktı https://bilimfili.com/dinozorlarin-son-gunu-asteroid-felaketinin-izlerinde-ortaya-cikti/ https://bilimfili.com/dinozorlarin-son-gunu-asteroid-felaketinin-izlerinde-ortaya-cikti/#respond Tue, 10 Sep 2019 18:25:36 +0000 https://bilimfili.com/?p=51698 Proceedings of the National Academy Sciences'da yayımlanan araştırma verilerine göre, asteroid, birkaç yüz metre yükselen; kraterin içine, kaya ve toz dolduran ve muazzam bir hızla geri dönen bir tsunamiyi tetikledi.

Devamı için Dinozorların Son Günü, Asteroid Felâketinin İzlerinde Ortaya Çıktı

]]>
66 milyon yıl önce, Dünya oldukça kötü bir gün yaşadı. Yaklaşık 81 kilometre çapındaki dev bir asteroid, bugünkü Meksika kıyısına (Chicxulub) çarptı ve Dünya üzerindeki yaşamın %75’inin soyunun tükenmesine neden bir olayların tetikleyicisi oldu.

Jeologlar, deniz tabanının 500 ila 1300 metre (1.640 ila 4.265 fit) altındaki değerli çekirdek örneklerini çıkarmak için Chicxulub kraterinin altındaki kayalarda açılan oyuklardan alınan örnekler üzerinde yürüttükleri titiz çalışmalar sayesinde, o kara günde neler yaşandığını ortaya çıkarmayı başardılar.

Elde edilen veriler ise gerçekten de facianın boyutlarını gözler önüne serer biçimdeydi. Çekirdekteki eriyik kayalar, kömür ve ilginç bir biçimde sülfür eksikliği, çarpma anına dair işaretleri ortaya çıkaran; olayın süreçlerine dair bir görgü tanığı niteliğindeydi.

9 Eylül’de (2019) Proceedings of the National Academy Sciences‘da yayımlanan araştırma verilerine göre, asteroid, birkaç yüz metre yükselen, kraterin içine kaya ve toz dolduran ve muazzam bir hızla geri dönen bir tsunamiyi tetikledi. Sadece bir günde yaklaşık 130 metre derinliğindeki malzeme, çarpmadan sonraki ilk dakika ve saatlerde kraterin etrafında birikti.

IODP (Uluslararası Okyanus Keşif Programı) liderliğindeki bilimsel bir görev, 7 Mayıs 2016’da Meksika Körfezi’ndeki Chicxulub kraterinin kaya çekirdeğini inceledi. (Görsel: Ronaldo Schemidt/ AFP / Getty Images)

Araştırmada, çarpma bölgesi sıcaklığının önce aşırı biçimde yükseldiği, ardından bütün gezegenin donduğu; bunun da Kretase döneminin sonunu işaret eden; Kretase-Paleojen tükenmesi olayına neden olduğu ve uçamayan tüm dinozorların ölümüne yol açtığı belirtiliyor. Araştırmacılar, o gün, tüm dinozorların değil ancak büyük bir kısmının hayatını kaybettiğini ileri sürüyor.

Eriyik kayalar ise, asteroidin zemine 10 milyar atom bombasına eşdeğer bir kuvvetle çarptığını, binlerce kilometre boyunca ormanları ateşe verdiğini ve şimdiki Illinois’e kadar ulaşan bir tsunamiyi tetiklediğini gösteriyor. Daha sonra, tsunami suları çekildiğinde, bir miktar malzeme –toprak (toprak mantarlarıyla ilişkili biyo-belirteçlerin varlığına saptandı) ve yanmış ağaçlardan gelen kömür– taze kraterin içine sürüklendi.

325 Milyar Ton Sülfür Atmosfere Yayıldı

Bu olaylar, çevre ekosistemlerde zaten dramatik etkiler oluşturdu. Ancak sonrasında Dünya’yı neredeyse büyük oranda değiştiren  bir şey meydana geldi. Ancak araştırmacılar bu şeye dair bir kayda ulaşamadı. Yani, bulunması beklenen sülfür taşıyan mineraller kayda değer bir biçimde eksikti. Bu da, bu kayaların çarpmayla birlikte buharlaştığını, sülfat aerosollerinin atmosferde muazzam miktarda biriktiğini ve Güneş ışığının geçişini engellediğini gösteriyor. Nihayetinde de Dünya’daki sıcaklıklar çarpmadan yıllar sonra dramatik bir biçimde düşmeye başladı.

Çekirdek örneklerinden birinin bir bölümü. (Uluslararası Okyanus Keşif Programı)

Araştırmacıların hesaplamalarına göre, çarpmanın etkisiyle yaklaşık 325 milyar ton sülfür ortaya çıktı. Bu da, beş yıl sonunda tüm Dünya’nın soğumasına neden olan 1883 Krakatoa patlaması sırasında ortaya çıkan sülfürün dört katı büyüklüğünde. Araştırma ekibi, muhtemelen çarpmanın tetiklediği volkanik aktivitenin de artmasıyla; sülfürün, “gerçek suçlu” olduğunu ileri sürüyor. Çünkü küresel çaptaki bir kitlesel yok oluşun ancak atmosferik bir etkiyle olması mümkün gözüküyor.

Devamı için Dinozorların Son Günü, Asteroid Felâketinin İzlerinde Ortaya Çıktı

]]>
https://bilimfili.com/dinozorlarin-son-gunu-asteroid-felaketinin-izlerinde-ortaya-cikti/feed/ 0 51698
Solaklık, Belirli Gen Bölgeleri ve Beyin Farklılıklarıyla İlişkilendirildi https://bilimfili.com/solaklik-belirli-gen-bolgeleri-ve-beyin-farkliliklariyla-iliskilendirildi/ https://bilimfili.com/solaklik-belirli-gen-bolgeleri-ve-beyin-farkliliklariyla-iliskilendirildi/#respond Sun, 08 Sep 2019 18:46:11 +0000 https://bilimfili.com/?p=51684 5 Eylül'de Brain'de yayımlanan bir çalışmada, araştırmacılar ilk kez, solak olma üzerinde bazı etkileri bulunan spesifik gen bölgeleri tanımlayabildi.

Devamı için Solaklık, Belirli Gen Bölgeleri ve Beyin Farklılıklarıyla İlişkilendirildi

]]>
Sağlak ya da solak olmamızın bir dereceye kadar (yaklaşık %25) genetik kodumuza dayandığı daha önceden ortaya koyulmuştu, ancak şimdiye kadar bilim insanları genom üzerinde herhangi bir spesifik bölgenin sorumluluğundan söz edemiyordu.

5 Eylül’de (2019) Brain‘de yayımlanan bir çalışmada, araştırmacılar ilk kez, solak olma üzerinde bazı etkileri bulunan spesifik gen bölgeleri tanımlayabildi. Dahası, bu genetik varyasyonlara sahip kişilerin beyin yapısındaki farklılıklarla da bağlantılar saptadı.

İngiltere’deki ulusal veritabanından toplanan yaklaşık 400.000 kişinin kaydının konu edildiği çalışmada, sağlak ya da solak olmayla ilişkili dört genetik bölge bulundu ve bu bölgelerden üçünün beyin yapısı ve gelişiminde görevli proteinlerle bağlantılı olduğu anlaşıldı. Bu proteinlerin, hücrelerin içindeki hücre iskeleti olarak isimlendirilen yapı ve fonksiyonlardan sorumlu sitoskeleton ile ilişkili olduğu görüldü.

Yaklaşık 100.000 katılımcının beyin taramaları yardımıyla, araştırmacılar, genetik varyasyonları dil-işleme bölgeleri arasında çalışan beyaz madde (İng. white matter) yolaklarıyla ilişkilendirdi. Bu beyaz madde izleri, beynin hücre iskeletini (sitoskeleton) içeriyor.

Dil Becerilerinde Solaklar Daha Mı Avantajlı?

Araştırmada, solak katılımcılarda, beynin sol ve sağ yarımkürelerindeki dil ile ilişkili bölgelerin birbiriyle daha koordine bir iletişim halinde oldukları keşfedildi. Bu da şu anlama geliyor; söz konusu sözlü görevler ve dil becerileri olduğunda –her ne kadar veriler henüz yeterli olmasa da– solak bireyler bir avantaj sahibi olabilirler.

İnsanlar, sol el ve sağ el dengesizliği (10’a 90 oranı)açısından hayvanlar alemindeki en eşsiz gruptur. Esasında sitoskeleton farklılıklarını diğer hayvanlarda da gözlemliyoruz. Örneğin, bir salyangozun kabuğundaki kıvrımların çok erken dönemlerde genetikten etkilendiğini biliyoruz. Dolayısıyla, gelecekte hangi elin kullanılacağının işaretleri, –şimdilik yalnızca bir ihtimal olsa da– henüz uterustayken gelişebilir.

Genler ve sağlak ya da solaklık arasında bir bağlantı kurmak için yine de yeterli veriye sahip olmasak da, ileride yapılacak araştırmalar, bu ilişkinin gerçekliğini sorgulamak üzerine eğilebilir. Şimdilik, hangi elin baskın hale geldiğini etkilemeye yardımcı olan genetik kodlamayı anlamaya başladığımızı söyleyebiliriz.

Araştırma ekibi, solaklığın beynin gelişimsel biyolojisinin ve kısmen birçok genin karmaşık etkileşiminin bir sonucu olduğunu ortaya koyduklarını ileri sürüyor. Ancak yine de araştırmanın sonuca bağlayan bir özelliği olmadığını söylememiz gerekiyor. Soruya dair daha fazla veriye ihtiyacımız olduğu kesin.

Devamı için Solaklık, Belirli Gen Bölgeleri ve Beyin Farklılıklarıyla İlişkilendirildi

]]>
https://bilimfili.com/solaklik-belirli-gen-bolgeleri-ve-beyin-farkliliklariyla-iliskilendirildi/feed/ 0 51684
Zihin Kontrolü Sağlayan Parazitlerin Korkunç Yöntemleri https://bilimfili.com/zihin-kontrolu-saglayan-parazitlerin-korkunc-yontemleri/ https://bilimfili.com/zihin-kontrolu-saglayan-parazitlerin-korkunc-yontemleri/#respond Fri, 30 Aug 2019 19:52:40 +0000 https://bilimfili.com/?p=51604 "Zihin kontrolü" ifadesi, bir bilim kurgu filmini andırıyor olsa da, bazı parazitler, emellerine ulaşmak için konak canlısını kurnazca ve korkunç yöntemlerle kullanıyor.

Devamı için Zihin Kontrolü Sağlayan Parazitlerin Korkunç Yöntemleri

]]>
Bir parazit düşünün ki; bir hayvanın davranışlarını değiştiriyor, ona –parazitin– yavrularını koruma görevini üstlendiriyor ve hatta hayvanın intihar etmesine dahi sebep olabiliyor. “Zihin kontrolü” ifadesi, bir bilim kurgu filmini andırıyor olsa da, esasında bu fenomen kurguyu aşan bir gerçek ve dahası nöro-parazitoloji isimli yeni bir bilimsel alanın da doğmasına neden oldu.

Konak canlısıyla birlikte yıllar içerisinde evrimleşen parazitler, kendisine ev sahipliği yapan canlıların nöro-kimyasal sistemlerine dair önemli bilgiler taşır. Parazitlerin, belirli bir amacı gerçekleştirmek uğruna konak canlının sinir sistemini nasıl “hacklediklerine” dair kavrayışımızın gelişmesi, aynı zamanda da hayvanların kendi davranışlarını nasıl kontrol ettiklerine ve nasıl karar aldıklarına dair kavrayışımızın da gelişmesine neden olabilir.

2018, 1 Mayıs’ında Frontiers in Psychology‘de yayımlanan bir araştırmada, çeşitli parazitlerin böcek konaklarını alt etme ve sömürmede kullandığı sofistike, kurnaz ve korkunç yollar anlatılmaktadır.

Korkunç Yöntemler

Parazitin kullandığı korkunç yöntemlerden birisi; böceğin hareket yönünü etkilemektir. Örneğin, parazit bir mantar, bir karıncanın vücudunu işgal eder ve karıncanın organlarıyla beslenmeye başlarken, hayati organlarına asla dokunmaz. Ardından da karıncanın ağaca tırmanmasına ve ağzıyla bir yaprağa tutunmasına neden olan kimyasallar salgılamaya başlar. Bu aşamadan sonra karıncanın vücudundan büyüyen mantar, sporlarla dolu kapsüllerini patlatarak bulaşıcı sporların aşağıya düşmesini ve dağılmasını sağlar. Karıncayı ağaca tırmanmaya zorlayan mantar, böylelikle sporlarının saçılma ve başka bir karıncaya bulaşma şansını arttırır.

Benzer şekilde, parazitik bir kıl kurdu, enfekte cırcır böceklerinin su aramalarına ve buldukları o suda da boğulmalarını neden olur. Cırcır böceğinin intiharı, kıl kurdunun üreme için ihtiyacı olan sulu ortama kavuşmasını sağlar.

(A) Boğulan cırcır böceği konağından çıkan parazit bir kurt. (B) Eşek arısı kozasını koruyan bir uğur böceği. (C) Eşek arısı kozalarını koruyan bir tırtıl. (D) Bir eşek arısı yavruları için taze bir besin kaynağı olarak kullanmak üzere bir hamamböceği beynine toksin enjekte eder. (Görsel: Araştırma makalesinden)

Bir başka örnek ise, balıkçıl bir kuşun sindirim yolunda üreyerek dışkı yoluyla dışarı atılan Diplostomum pseudospathaceum isimli parazitin yaşam döngüsüne aittir. Kuşun dışkısıyla, su ortamına kavuşan larvalar, balığın derisine tutunarak buradan bir delik açıp, balığın vücuduna giriyor ve göz yuvarlağına ulaşıyor. Larva olgunlaşıncaya kadar, balığın gözünde yaşamını sürdürüyor ve balığın av olmaması için ona yardımcı oluyor. Olgunlaştığında ise tekrar çiftleşebileceği ortama geri dönmesinin yolunu; konak canlısının balıkçıl bir kuş tarafından avlanmasına neden olarak sağlıyor.

Bir diğer yöntem ise, koruma manipülasyonudur. Bu yöntem ile, parazit, enfekte canlının –parazitin– yavrularını korumasını sağlar. Bu tipteki parazitlerden birisi de, eşek arısı olarak bilinen yaban arılarıdır. Yaban arıları, yumurtalarını, bir tırtılı sokarak tırtılın vücuduna aktarır. Canlı tırtılın içerisindeki yumurtalar, larvaya dönüşür ve tırtılın kanıyla beslenmeye başlar. Nihayetinde de, yetişkin eşek arısına dönüşmeden önce koza aşamasını tamamlaması gereken 80 kadar larva tırtılın vücudundan dışarıya çıkar.

Fakat, eşek arısı larvaları, koza aşamasında av olmaya oldukça müsait durumdadırlar. Dolayısıyla, potansiyel avcılarını korkutmak için; bir ya da iki larva tırtılın vücudunda kalır ve henüz bilinmeyen bir mekanizma ile tırtılın davranışlarını kontrol eder. Böylelikle de tırtıl potansiyel avcılara karşı saldırı modunda kalarak, kozaları korur.

Bu davranış biçimleri, parazitler ve konak canlıları arasındaki çok eski ve oldukça da spesifik ilişkiye ışık tutuyor. Fakat, bu parazitler konak canlısının davranışlarını tam olarak nasıl etkiliyor?

Nöro-parazitoloji

Nöro-parazitoloji, hala çok yeni bir alan ve pek çok vakada, araştırmacılar, söz konusu mekanizmaları tam olarak anlayabilmiş değil. Ancak, bu tür parazitlerin pek çoğu, konak canlısının nöral devreleri üzerine etki eden bileşikleri salgılayarak benzersiz etkiler oluşturuyor. Bu bileşiklerin laboratuvar koşullarında tanımlanması ve kullanılması, bilim insanlarının nöral devrelerin davranışları nasıl kontrol ettiği konusundaki çalışmalarına yardımcı olabilir. Çünkü nörotoksinler, bir hayvanın diğerini güçsüz hale getirme konusundaki evrim stratejisinin bir sonucu olduğundan, genellikle oldukça etkili ve spesifiktirler. Kimya mühendisleri, laboratuvarlarda yüzlerce potansiyel nörotoksin üretebiliyorlar, ancak bunlar büyük oranda rastgeledir ve sıklıkla da kullanışsızdır. Oysa, doğal nörotoksinler, milyonlarca yıllık bir birlikte-evrimin nihai testlerinden başarıyla geçerek günümüze kadar ulaşmıştır.

Devamı için Zihin Kontrolü Sağlayan Parazitlerin Korkunç Yöntemleri

]]>
https://bilimfili.com/zihin-kontrolu-saglayan-parazitlerin-korkunc-yontemleri/feed/ 0 51604
Dissosiyatif Bozukluklar: Farklı Biriymiş Gibi Hissetme, Çevresine ve Kendine Yabancılaşma https://bilimfili.com/dissosiyatif-bozukluklar-farkli-biriymis-gibi-hissetme-cevresine-ve-kendine-yabancilasma/ https://bilimfili.com/dissosiyatif-bozukluklar-farkli-biriymis-gibi-hissetme-cevresine-ve-kendine-yabancilasma/#respond Wed, 21 Aug 2019 19:25:34 +0000 https://bilimfili.com/?p=51360 Dissosiyatif bozukluklar; sık görülen, ancak en tanınmayan mental bozukluklardandır.

Devamı için Dissosiyatif Bozukluklar: Farklı Biriymiş Gibi Hissetme, Çevresine ve Kendine Yabancılaşma

]]>
Dissosiyatif bozukluklar, adını pek duymadığımız ancak toplumda sıklıkla görülen bir psikolojik bozukluk grubudur. Journal of Trauma & Dissociation‘da yayımlanan bir meta-analiz çalışmasına göre, toplumun %10-11‘i hayatlarının bir noktasında bu bozukluklarla mücadele ediyor. Bu da söz konusu rahatsızlıkların, aslında depresyon kadar sık görülen bir durum olduğunu gösteriyor.

Peki, dissosiyatif bozukluklar nelerdir, tanısı neden tartışmalıdır ve insanlar nasıl iyileştirilebilir?

Dissosiyatif Bozukluk Nedir?

Dissociation“, İngilizce’de, kişinin; anılarını, duygularını, eylemlerini, düşüncelerini, bedenini ve hatta kimliğini de içerecek şekilde “kendi kendisinden kopukluğu” anlamına gelir .

Türkçe literatürdeki “dissosiyatifin” kelime anlamı ise “ayrılma/çözülme”dir. Dissosiyatif Bozukluk, çeşitli psikolojik sıkıntılar veya üzücü, korkutucu, utandırıcı ve öfke uyandırıcı gibi bazı travmatik olaylarda, bireyin bilinç-bellek ve kimlik sorunlarının ortaya çıkması durumudur. Bu bozukluklardan bir ya da daha fazlasına sahip kişilerde; bellek yitimi ve bazı diğer hafıza problemleri, kendisine, çevresine veya tanıdığı kişilere yabancılaşma, saçma veya farklı biriymiş gibi konuşma, konuşamama, bayılma, kim olduğunu bilememe gibi belirtiler görülür. Belirtiler, bazı insanlarda günler veya haftalar boyunca devam edebilirken, bazılarında aylar, yıllar veya yaşam boyu devam edebilir.

Örneğin, eşini kaybetmiş bir insanın, duygusal anlamda hissizleşmesi; onu eşinin cenazesinin düzenlenme işlerine odaklanmış bir hale sokabilir. Eşinden ayrılmış ve işini kaybetmiş bir adam, bir süre sonra kendi kimliğiyle bağlantısı kopmuş bir hale gelebilir, aynada kendisini tanımakta güçlük çekebilir ve kendi yaşamının bir başkasının yaşamı olduğu hissine kapılabilir. Cinsel bir saldırıya maruz kalan bir kadın, saldırganın kendisine çok hızlı bir biçimde saldırdığını hatırlayabilir, güvenli bir biçimde evine geldiğini hatırlayabilir ancak saldırıyı hatırlayamayabilir.

Bakıcı Şiddeti, Çocuk İstismarı

Eğer ki, travmatik deneyimler, uzun bir süre zarfında tekrarlı olarak meydana gelirse, bireyin kişiliği parçalara ayrılabilir. Bu parçalanma, travmayla ilgili duygular, düşünceler, hisler ve deneyimleri içeren kişiliğin travmaya uğramış parçasının, gündelik hayatına devam etmeye çalışan parçasından ayrılması durumudur. Bu durum bazen tüylerimizi ürperten korkunç senaryoların da meydana gelmesine neden olabilir. Örneğin, bakıcı şiddetine veya istismarına maruz kalan küçük çocuklar, onlara bağımlı olduklarından ne kaçabilir ne de savaşabilirler.

Dissosiyatif bozukluğu bulunan bir kişi, parçalanmış hafızalarının, düşüncelerinin, hislerinin ve deneyimlerinin bilinçli olarak ya hiç farkında değildir ya da çok az biçimde farkındadır. Ancak bunlar, bazen kişinin bilincine davetsiz olarak girebilir. Örneğin, kişi kendisine ait olmadığını düşündüğü bu düşüncelerin, duyguların ve iç seslerin farkına varabilir veya tamamen karakter dışına çıkan şekillerde kendisiyle konuşabilir veya rol yapabilir.

Yapısal çözülmenin (dissosiyasyon) en aşırı formu; çoklu kişilik bozukluğu olarak da bilinen dissosiyatif (çözülmeli) kimlik bozukluğudur. Böylesi vakalarda kişi, birbirinden bağımsız olarak var olan ve farklı zamanlarda ortaya çıkan en az iki ayrı kişilik özelliği gösterir. Bu kişilik farklılıkları, yalnızca psikolojik olmamakla birlikte, nöro-görüntüleme teknikleri, disosiyatif kimlik bozukluğu bulunan insanların beyinlerinde de yapısal farklılıklar bulunduğunu doğrulamıştır.

Literatürde İki Modelden Söz Ediliyor

Literatürde, çözülmeyi/ayrılmayı açıklayan iki modelden söz edilmektedir: Travma modeli ve Hayal modeli.

Travma modelinde, çözülme semptomlarının kaynağı; fiziksel, cinsel ve duygusal istismar ve özellikle de çocuklukta yaşanan ihmal, bağlanma problemleri, çocuğun bakıcısından (bakımvereninden) korkması ya da bakıcının çocuğun duygusal ve güvenlik ihtiyaçlarını yeterince karşılayamaması, aşırı stres veya aile içi şiddete maruz kalmak ya da tanık olmak şeklindedir. Bu travma modeli, Dünya Sağlık Örgütü ve Amerikan Psikiyatri Birliği‘nde yer alan geçmiş ve günümüzdeki tanısal kriterleri yansıtmaktadır.

Öte yandan hayal (fantazi) modeli ise, dissosiyatif bozuklukları, “gerçek” olmayan şeyler düşüncesine dayandırır. Bu modele göre, söz konusu deneyimler; sıkıntılı (ve genellikle travmaya uğramış), düşünceli, fantazi eğilimli ve uyku eksikliği bulunan insanların yanılsamalarıdır.

Fantezi model teorisyeni Joel Paris, disosiyatif bozuklukları, neredeyse tükenmek üzere olduğunu ileri sürüyor. Ancak Journal of Trauma & Dissociation‘da yayımlanan ve alandaki 98 araştırmanın bir analizi olan çalışmada elde edilen bulgular ise, bozuklukların görülme sıklığının azalmadığını ortaya koyuyor. Dahası, araştırmada elde edilen veriler; çözülme bozukluklarının, nispeten güvenli olmayan ülkelerde çok daha yaygın olarak görülen uluslararası bir fenomen olduğuna işaret ediyor. Mülteciler gibi travma deneyimi bulunan insanlarda çözülme bozukluklarının çok daha yaygın olduğunu gösteren diğer çalışmalar da bu verileri destekliyor. Görünüşe göre; güncel araştırmalar; dissosiyatif bozuklukların, hayal değil; aksine travmadan kaynaklanan gerçekler olduğunu ortaya koyuyor.

Yetersiz veya Yanlış Teşhis

Disosiyatif bozuklukları teşhis etmenin doğru yolları olsa da, dissosiyasyon (çözülme) hakkındaki eğitim ve mesleki eksiklikler, semptomların gözlemciler için belirginliğinin az oluşu ve bozukluğun bile var olduğuna dair şüphecilikten kaynaklı çoğu insan muhtemelen asla teşhis edilemeyecek. Öte yandan, kişi de dissosiyatif semptomlar gösterdiğini kabul etmeyebilir. Bunun yanı sıra kabul etse dahi, korku veya utançtan dolayı açıklamayabilir veya kelimelere dökmekten kaçınabilir.

En azından şunu biliyoruz ki; çözülmeli bozukluğu olan kişilerin en az dörtte üçünde bir veya daha fazla başka zihinsel bozukluk da bulunuyor. Travma sonrası stres bozukluğu, duygudurum bozuklukları, anksiyete bozuklukları, uyku bozuklukları, sınır kişilik bozukluğu (borderline) veya psikoz gibi diğer mental sağlık sorunlarıyla birlikte teşhis ve tedavi edilebilir. Ayrıca bağımlılıklar, kendine zarar verme ve/veya intihar düşünceleri (intihar tanısı koyulanların % 2’si) için tedavi edilebilirler.

Öte yandan, bu bozukluklar, her ikisinde de ortak olan sesler duyma belirtisi göstermesinden kaynaklı; yanlışlıkla şizofreni teşhisi konulmasına da neden olabilir. Fakat, dissosiyasyon bozukluklarının genellikle teşhisi konulmuyor. Ancak, altta yatan çözülme ele alınmadıkça, diğer mental sağlık sorunlarına yönelik tedavinin etkili olma olasılığı da azalıyor.

Nasıl Tedavi Edilir? Nereden Yardım Alınır?

Dissosiyatif bozukluğu olan kişilerin mental sağlığı ve yaşam kalitesi, travmanın etkisinin psikolojik olmasının yanı sıra fizyolojik de olduğunu kabul eden psikoterapi ile önemli ölçüde iyileşir.

Uluslararası tedavi yönergeleriyle tutarlı olan terapide, insanlar dayanılmaz duygularla, düşüncelerle ve fiziksel hislerle başa çıkma becerilerini öğrenebilirler. Öte yandan çözülmeyi tedavi eden özel bir ilaç bulunmuyor.

Dissosiyatif bozukluklar; sık görülen, ancak en tanınmayan mental bozukluklardandır. Semptomlar genellikle zayıflatıcıdır, ancak çözülme doğru teşhis ve tedavi edilirse önemli gelişmeler sağlanabilir. Eğer bu konuda kendinizden endişe duyuyorsanız, doktorunuza veya travma ve çözülme hakkında bilgisi olan bir terapiste danışmanızda fayda var.

Devamı için Dissosiyatif Bozukluklar: Farklı Biriymiş Gibi Hissetme, Çevresine ve Kendine Yabancılaşma

]]>
https://bilimfili.com/dissosiyatif-bozukluklar-farkli-biriymis-gibi-hissetme-cevresine-ve-kendine-yabancilasma/feed/ 0 51360
Ölümü İnkâr: Ölüm Düşüncesiyle Yüzleşme, Davranışlarımızı Değiştiriyor https://bilimfili.com/olumu-inkar-olum-dusuncesiyle-yuzlesme-davranislarimizi-degistiriyor/ https://bilimfili.com/olumu-inkar-olum-dusuncesiyle-yuzlesme-davranislarimizi-degistiriyor/#respond Fri, 16 Aug 2019 00:21:57 +0000 https://bilimfili.com/?p=51303 Bu yazıyı okuduktan 5-10 dakika sonra, ölümle ilgili bilinçli düşüncelerinizi bir kez zihninizden attığınızda; davranışlarınızın da belli ölçülerde değiştiğini göreceksiniz.

Devamı için Ölümü İnkâr: Ölüm Düşüncesiyle Yüzleşme, Davranışlarımızı Değiştiriyor

]]>
Bir gün öleceksiniz. Ve son derece basit olan bu evrensel gerçekliğin, bilinçli olarak farkında olan tek türün bir üyesisiniz. Dahası, bir gün ölecek oluşunuzun size hatırlatılması, davranışlarınızda da hemen –ölümle ilgisi yokmuş gibi görünen küçük– değişimler oluşturabiliyor.

Bu yazıyı okuduktan 5-10 dakika sonra, ölümle ilgili bilinçli düşüncelerinizi bir kez zihninizden attığınızda; muhtemelen ünlü olmaya daha fazla ilgi duyacak, daha karizmatik bir lideri destekleme olasılığınız artacak ve potansiyel olarak çocuk sahibi olmak ile daha fazla ilgileneceksiniz. Ayrıca bebek emzirmeyi daha az, savaşları ise daha fazla destekleyeceksiniz. “Yok artık!” diyebilirsiniz, ama en azından yapılan çalışmalarda bu bulgulara ulaşıldığını söyleyebiliriz.

Peki sebep ne?

Dehşet Yönetimi (İng. Terror Management) alanındaki teorisyenlere göre, bu tutum değişiklikleri, ölümlü oluşumuzla yüzleşmemizde bize bir cesaret sağlıyor. Ölüm, bilincin sınırlarına ulaştığında, insanlar hemen onu bastırmaya çalışır. Dehşet Yönetimi Teorisi (Terör Yönetimi Teorisi)‘nin mucitlerinden olan, psikologlar; Jeff Greenberg, Tom Pyszczynski ve Sheldon Solomon, ölüm düşüncesiyle başa çıkma ihtiyacının insan davranışlarını çeşitli biçimlerde etkilediği fikrini ileri sürdü. Aynı üçlü, bir antropolog olan Ernest Becker‘in 1974 yılında Pulitzer ödülü kazanan The Denial of Death” (Ölümü İnkâr) isimli  kitabını okuduktan sonra 1986 yılında teorilerini resmi olarak ortaya koydular. Becker, kitabında, insan davranışlarının büyük çoğunluğunun, insanın ölümsüzlük arayışı tarafından yönlendirildiğini ileri sürüyor. Psikologlar, teorilerine bir isim bulmuşlardı ancak şimdi onu destekleyecek delil arayışında olmaları gerekiyordu.

Ölüm Psikolojisi

Becker’e göre; insanlar, ölüm hakkındaki endişelerini; kendi öz güvenlerini arttırarak ve anlamlı bir evrende kendilerine değer addederek yatıştırmaya, bastırmaya çalışır. Bunu yapabilmenin yollarından birisi de; kendisini daha büyük, daha önemli bir şeyin parçasıymış gibi göstermeye çalışmaktır.

Bu düşünceyi test etmek için de Greenberg ve arkadaşları, bir grup mahkeme hakimini araştırmaya dahil ederek hakimlerin bazılarından kendi ölümleri hakkındaki hislerini not almalarını istediler. Hemen ardından da, yargıçlara, fuhuş nedeniyle gözaltına alınan bir kadın için kefaletle serbest bırakılmasını gerektiren varsayımsal bir dava verildi.

Ekim 1989’da Journal of Personality and Social Psychology‘de yayımlanan araştırma sonuçlarında, ölüm hakkındaki düşüncelerin yargıçların kararları üzerinde büyük bir etki oluşturduğu belirtildi. Kendi ölümünü düşünmeyen yargıçların, kadına ortalama olarak 50 dolar kefalet verdiği görülürken; ölümünü düşünenlerin verdiği kefalet miktarı ise 9 kat fazla, 450 dolardı. Görünüşe göre, ölüm hakkında düşünme, yargıçların kanun-düzen sistemine daha sıkı bağlanmasını sağlamıştı.

Sonraki deneylerde, bu etkinin ölüm düşüncesiyle yüzleşmeye özgü olduğu; insanların acı ya da başarısızlık gibi durumlarla karşılaştıklarını düşündükleri durumlarda ortaya çıkmadığı görüldü. Öte yandan, etki, büyük oranda bilinçaltında şekilleniyor. Ölüm hakkındaki düşünceler ne zaman ki, bilinç sınırlarına çıkıyor; işte o zaman, zihin, dehşeti-inkâr jimnastiklerine başlıyor. İnsanlar, bu sorunla başa çıkabilmek için zihninde ölümle hiç alakası olmayan şeylerle ilgilenmeye başlıyor.

İz Bırakmaya Çalışmak

Örneğin: Emzirme. 2007 yılında Personality & Social Psychology Bulletin‘de yayımlanan bir araştırmada, insanlara ölüm hatırlatıldığında, halka açık bir alanda emzirme davranışına karşı daha negatif hale geldikleri ve yan odada emziren bir kişiyi daha az hoş karşıladıkları görüldü. Araştırmaya göre, emziren kadınlar, insanlığın fiziksel, hayvansal doğası için bir hatırlatma özelliği görüyor. 2014 yılında Journal of Personality and Social Psychology‘de yayımlanan bir başka çalışmada ise, ölümlülükleri; hamilelik, menstrüasyon ve emzirme düşünceleriyle kendilerine hatırlatıldığında; kadınların kendilerini nesneleştirme eğilimini daha çok gösterdikleri görüldü. Yani kendi ölümlerini inkâr edebilmek için kendilerini bir insandan ziyade bir nesne olarak görmeye çalıştılar.

Öte yandan, yapılan birçok çalışma, ölüm düşüncelerinin insanların çocuk sahibi olma konusundaki heveslerini arttırdığını ve hatta bebek isimlerine yönelik tutumlarını değiştirdiğini göstermiştir. 2011 yılında The Journal of Research in Personality‘de yayımlanan bir çalışmada, ölüm hatırlatıldıktan sonra, insanların kendilerinden sonra gelecek bir çocuğa isim koyma işiyle daha fazla ilgilendikleri görüldü. Bu durum, ölümü hatırlayan insanların, yaşamlarını sembolik olarak uzatmalarının bir çabası olarak yorumlandı.

Bunun yanı sıra, 2010 yılında Self and Identity’de yayımlanan bir araştırmada, ölümü düşünmenin ünlü olma arzusunu arttırdığı bulgusuna ulaşıldı. Araştırmada, ölüm hatırlatılan insanların ünlü olma arzusunun arttığı ve ölümlerinden sonra uzayda bir yıldıza isimlerinin verilmesine çok daha sıcak baktıkları görüldü.

Psikolojik Güvenlik Sağlama

Belki de birinin ölümü hakkında düşünmenin en çarpıcı etkisi, insanı daha tecrit edilmiş hale getirmesidir.

Teori şu şekilde işliyor: Çocuk olarak, tamamen yardıma muhtacızdır. Ebeveynlerimizin sevgisini ve korumasını sürdürmek için, belli şekillerde davranma ve belirli değerleri korumamız gerektiğini çabucak öğreniriz. Ancak yaşımız ilerledikçe ve dünyada çok daha büyük tehlikelerin bulunduğunun farkına vardığımızda, ebeveynlerimizin bu koruyucu rollerinin yetersiz olduğunu anlarız.

İşte bu noktada, psikolojik güvenlik sağlama işlevini daha “büyük şeylere” aktarmaya başlarız. Bu bir tanrı olabilir, bir ülke olabilir ya da özgürlük ve demokrasi gibi konseptler olabilir.

Böylece, ölüm tehdit ettiğinde, bu şeylere her zaman olduğundan daha sıkı bağlanırız. Bu durumun bazı ilginç etkileri de söz konusudur. Current Directions in Psychological Science‘da 2011 yılında yayımlanan bir araştırmada, ölüm düşüncelerinin, insanların, aynı dünya görüşünü paylaştıkları karizmatik bir lideri destekleme olasılığını arttırdığı ortaya koyuldu. 2006 yılında Personality and Social Psychology Bulletin‘de yayımlanan ve İranlı öğrenciler üzerinde yapılan bir araştırmada, kontrol grubunun bir intihar-bombacısından ziyade barışı salık veren bir kişiyi tercih ettikleri görülürken; ölüm hatırlatılan katılımcıların ise halkı hedefleyen terörist saldırıları daha fazla destekledikleri görüldü. Öte yandan, 11 Eylül saldırılarıyla ölümün hatırlatıldığı ABD’liler ise, Irak’a savaş açılması ve hatta tehdit içeren her ülkeye nükleer saldırı düzenlenmesi noktasında daha destekleyici bir tutum gösteriyor. İsrail’de yapılan çalışmalarda da benzer sonuçlara ulaşıldı. Görünüşe göre, düşmanların ortak bir yanı bulunuyor; hepsi de insan doğasından kaynaklanan temel bir korkuyla hareket ediyor.

Fakat Dehşet Yönetimi tamamen kötü bir şey değildir. Ölüm hakkında düşünme, bazen insanların iyilik yapma davranışlarını da arttırabiliyor. Eğer ki; hayata bakışınızın doğasında, yeryüzünü “cennete dönüştürmek” gibi bir gaye bulunuyorsa; ölüm düşüncesi size ardınızda güzellikler bırakmayı dürtülüyor. Ancak dünya görüşünüz; bencillik ve olumsuzluk üzerinde şekilleniyorsa; geriye katliamlar ve rezalet bırakmanız daha muhtemel.

Dehşet Yönetimi’ni anlamak, insanların, dışarıdan tamamen saçma görülen bazı şeylere neden inandıklarını anlamayı kolaylaştırabilir. Gerçek şu ki; hiçbirimiz güvende değiliz ve hepimiz kendi ölümümüz ya da sevdiklerimizin ölümü hakkındaki düşüncelerimizin yarattığı hassasiyetle başa çıkmaya çalışıyoruz.

Devamı için Ölümü İnkâr: Ölüm Düşüncesiyle Yüzleşme, Davranışlarımızı Değiştiriyor

]]>
https://bilimfili.com/olumu-inkar-olum-dusuncesiyle-yuzlesme-davranislarimizi-degistiriyor/feed/ 0 51303
Siyanür Nedir? Altın Ayrıştırmalarında Neden Kullanılır? Neden Ölümcüldür? https://bilimfili.com/siyanur-nedir-altin-aramalarinda-neden-kullanilir-neden-olumculdur/ https://bilimfili.com/siyanur-nedir-altin-aramalarinda-neden-kullanilir-neden-olumculdur/#respond Wed, 07 Aug 2019 21:35:13 +0000 https://bilimfili.com/?p=51029 Doğayla savaş halindeler, kazanırlarsa; hepimiz kaybedeceğiz.

Devamı için Siyanür Nedir? Altın Ayrıştırmalarında Neden Kullanılır? Neden Ölümcüldür?

]]>
Toksikolojinin 500 yıl kadar önce Paracelsus tarafından ifadelendirilen ve bugün de modern toksikolojinin dayandığı temel prensip olan “Her kimyasal, doza bağlı olarak toksiktir.” gerçeğini dile getirerek başlayalım.

Her gün binlerce kimyasala maruz kalıyoruz. Bunlardan ilaç, gıda katkısı ve kozmetik olarak kullanılanlarına bilerek/isteyerek; çevre kirleticilerine, gıda kirleticisi kimyasallara, gıdalardaki doğal kimyasallara ve iş yeri kimyasallarına ise istemeyerek maruz kalıyoruz. Kimyasalların organizmada oluşturduğu hasar olarak tanımlanan toksisite; ölümden, organ hasarı, kanser, DNA hasarı, üreme sistemine etki, bağışıklık sistemine etkiye kadar uzanan çok geniş bir spektrumu kapsar. Her kimyasal, doza bağımlı olarak bu etkilerden birini veya birkaçını birlikte gösterir. (Karakaya, 2014).

Siyanür, doğal yollarla oluşan, pek çok bitkide bulunan ve 2000 yıl boyunca nükleer silahların kullanılmadığı savaşlarda zehirleyici olarak kullanılan bir kimyasaldır. Gaz halinde solunması, katı halde yutulması veya topikal maruz kalmayla absorbe edilmesi son derece öldürücü bir etkiye sahiptir. Tarihte bilinen iki büyük olay olan 1978 yılındaki Jonestown Katliamı ve 1982 yılındaki Tylenol zehirlenmeleri, kimyasalın ölümcüllüğünü ürpertici bir biçimde ortaya koymaktadır.

Paracelcus (1493-1541)(Görsel Kaynak: Britannica)

İlk kez 1782 yılında, azota üç bağla bağlanmış karbonun oluşturduğu bir bileşik (CN) olarak yalıtılan kimyasal; bazı gıdalar gibi doğal kaynakların yanı sıra çeşitli endüstriyel kimyasallar ve sigara dumanında bulunabilir. İmalat sanayisinde ve pestisitlerde de kullanılan siyanür, aynı zamanda tıpta da kontrollü bir biçimde yaygın olarak kullanılıyor. Siyanür zehirlenmesinin en yaygın sebepleri ise; yangınlarda duman solunması, siyanür kullanan endüstriler (fotoğraf, kimyasal araştırmalar, sentetik plastik, metal işleme ve elektrokaplama), kanser tedavi laetrili ve sigara dumanıdır.

Öte yandan siyanür içeren pek çok madde bulunabilir ancak bu maddelerin tamamı zehirli değildir. Sodyum siyanür (NaCN), potasyum siyanür (KCN), hidrojen siyanür (HCN) ve siyanojen klorür (CNCl) gibi bileşikler, akut ve kronik maruziyette doza bağlı olarak ölümcül olabilecek kadar zehirli olabilirken; nitril denilen binlerce bileşik, siyanür grubunu içermesine rağmen toksik değildir. Örneğin, tıbbi ilaç olarak kullanılan bazı nitrillerde siyanür bulabilirsiniz. Nitriller, metabolik bir zehir olarak hareket eden CN- (eksi) iyonunu kolay kolay salamadıkları için tehlikeli değildir.

Kimyasal Bir Silah Olarak Siyanür Kullanımı

Savaşlarda siyanür kullanımı, 1870-1871 yılları arasındaki Fransa-Prusya Savaşı’na dayanmaktadır. Bu savaş sırasında Fransa başkanı III. Napolyon, askerlerine silahlarının uçlarındaki süngüleri bu zehire batırmaları talimatını vermiştir. Öte yandan Roma İmparatoru Nero’nun da siyanür içeren bir vişne suyu karışımını zehir olarak kullandığı ileri sürülmektedir.

Her iki Dünya Savaşı sırasında da siyanür kullanımı görülmüştür. Birinci Dünya Savaşı sırasında, Fransız ve Avusturya birlikleri siyanür kullanırken; İkinci Dünya Savaşı sırasında da faşist Nazi Almanyası milyonlarca insanı öldürmek için kemirgen öldürücü bir ürün olan Zyklon B‘yi kullandı. 1980’lerde, İran-Irak savaşında Irak’taki ve Suriye’deki Kürtler üzerinde siyanür kullanıldı. 1995 yılında Aum Shinrikyo isimli bir Japon tarikatı metro banyolarına siyanür yerleştirdi.

Altın Ayrıştırmalarında Siyanür Kullanımı

Siyanür, pek çok metalle kolaylıkla birleşebilme özelliğine sahiptir. Bu da altın gibi metallerin cevherinden ayrıştırılmasında onu kullanışlı bir kimyasal yapmaktadır. Altının cevherden ayrıştırılması için yaygın olarak kullanılan çözelti, sodyum siyanür çözeltisidir. Altın madenciliğinde kullanılan iki tip ayrıştırma yöntemi söz konusudur:

Yığma çözündürme (Yığın liçi) olarak bilinen yöntem, açık olarak yapılan ve dev toplama pedleri üzerine serpilmiş devasa yığınlardaki cevher üzerine siyanür solüsyonu püskürtülerek uygulanır. Siyanür, altını cevherden çözerek çözeltiye dahil eder ve yığın üzerinden akıp gider. Pedler altından ayrılmış metal çözeltiyi toplar ve bu durum cevher tamamen tükenene kadar devam eder.

Tank liçi ayrıştırma yöntemi. (Görsel Kaynak: Nilemining.ltd)

Tank liçi ayrıştırma olarak bilinen diğer yöntemde ise, cevher, geniş tanklar içerisindeki siyanür solüsyonuyla karıştırılır. Dökülme olasılığı bulunan bu sürecin son derece kontrollü yapılması gerekir. Çünkü, cevher artığı olarak ortaya çıkan atık, büyük bentlerin (atık barajlarının) arkasında depolanır ve olası sızmalarda felaketle sonuçlanan senaryoların gerçekleşmesine yol açabilir. Altın kazanımından sonra ise, atık havuzuna atılacak siyanürlü su, kontrol edilmeli, doğaya deşarjı önlenmelidir. Bunun için özel atık barajı dizaynları gerekmektedir. Burada asıl önemli olan, tank liçi ayrıştırma yönteminde kullanılan sodyum siyanürün (NaCN), pH değerinin sürekli olarak 10-11 aralığında tutulmasıdır. Çünkü düşük pH’da NaCN bozulur ve hidrojen siyanüre (HCN) dönüşür. Bu gaz son derece öldürücüdür.

Siyanürle ayrıştırmanın etkinliğinden kaynaklı, çoğu altın madeni şirketi (%90), düşük cevher seviyelerinde bile çok daha fazla kâr sağlayan bu yöntemi kullanıyor.

Siyanür Kullanımı ve Tehlikeleri 

Siyanür, çevreye yayıldığında, tüm canlı yaşamı için ölümcül tehlike oluşturan son derece tehlikeli bir kimyasaldır. Örneğin siyanür dökülmeleri, içme suyu kaynaklarının kirlenmesine, çok sayıda balık türünün yaşamını kaybetmesine ve tarım alanlarının zarar görmesine neden olur.

Bütün yasalar ve kurallar olmasına karşın, siyanür kullanımıyla ilgili riskler yine de mevcuttur ve kaza ihtimali vardır. Ülkelerin hepsi siyanürü ya da tehlikeli maddeleri aynı oranda denetlemez. Yakın tarihte yaşanan facialar çok sayıda insan ve diğer canlı türlerinin hayatına mal olmuştur.

Meksika, 2014: Yoğun yağışlar sonrası, 500.000 galon siyanür çözeltisi, Proyecto Magistral madenindeki istinat havuzundan dışarıya taştı.

Kırgızistan, Kumtor Altın Madeni, 1998: 2 ton sodyum siyanür taşıyan bir kamyon Barskoon nehrine düştü, böylece 2.000’den fazla insan tıbbi yardıma muhtaç kaldı.

Romanya, Aural Gold, 2000: Bir atık barajı patladı, Tisza ve Tuna Nehirlerine 3,5 milyon metreküp siyanürlü atık döküldü, Macaristan ve Yugoslavya’ya doğru yaklaşık 400 kilometre boyunca bulunan su kaynakları zehirlendi ve binlerce balık öldü.

Birleşik Devletler, Zortman-Landusky Madeni; Montana, 1982: 52.000 galon siyanür çözeltisi, Zortman kasabasına içme suyu sağlayan su taşırları (akifer) zehirledi. Kaza, bir maden çalışanının evdeki musluk suyunda siyanür kokusu olduğunu fark etmesiyle ortaya çıktı.

Nasıl Zehirler? Neden Ölümcüldür?

Kısacası, siyanür iyonu CN- (eksi), hücrelerde bulunan enerji üretim organeli olan mitokondrilerdeki elektron taşıma sistemini bozar. Siyanür iyonu, mitokondrilerde bulunan ve oksijenli solunumun elektron taşıma sisteminde; oksijene elektron taşıyan sitokrom C oksidazdaki demir atomuna tutunur. Bu tutunma yoluyla, siyanür, geri dönüşümsüz bir enzim baskılayıcı gibi davranarak sitokrom C oksidazın görevini yapmasını engeller. Oksijeni kullanma yetisi kaybolan mitokondri, enerji molekülü olan adenozin trifosfatı (ATP) üretemez. Yani siyanür, hücrelerin enerji üretimi için gerekli oksijeni kullanmasını engeller. Bunun sonucunda da, kalp kası hücreleri ve sinir hücreleri gibi bu tip enerjiye gereksinim duyan dokulardaki hücreler, enerji ihtiyacını gideremez ve hızlı hücre ölümleri başlar. Hücre ölümleri yeteri kadar yüksek sayıya ulaştığında da canlı formu yaşamını kaybeder.

Siyanüre uzun süreler uyarıcı akut belirtiler görünmeyecek kadar düşük ancak mesleki maruziyet limiti olan 11 mg/m3 ’ün üstünde dozlarda maruz kalınırsa merkezi sinir sistemi ve hipofiz bezi üzerinde kronik toksik etkiler görülebilir. Bu etkiler, siyanürle yapılan metal kaplama işçilerinde rapor edilmiştir.

Hidrojen siyanür veya siyanojen klorür formunda siyanür gazına, 2.5-5 mg • dak / metreküp ve 11 mg • dak / metre küp seviyelerinde maruz kalan her 100 insandan 50’sinin ölmesi beklenir. Sodyum siyanür ve potasyum siyanürün sindirim yoluna karışmasında ise ölümcül olan doz, 100-200 miligram kadardır. Böylesi bir maruziyette, ölüm, 10 dakika içinde gerçekleşir.

İnsanlarla birlikte, siyanüre maruz kalabilme olasılığı olan üç temel hayvan grubu daha vardır. Birinci grup kara hayvanlarıdır. İkinci grup kuşlar, üçüncü grup ise suda yaşayan canlılardır. Birinci gruptaki hayvanların, siyanürle karşılaşma olasılığı, insanlar için alınan önlemlerden dolayı kısmen de olsa azdır. Asıl risk gurubunda olan ise su canlılarıdır. Bu canlılar siyanür zehrine en duyarlı olanlardır ve siyanür suya karışırsa, zarar görmeleri kaçınılmazdır.

Siyanür Zehirlenmesinin Semptomları

Siyanür, hızlı etki eden bir zehirdir. Dolayısıyla da belirtileri ve ölüm de sıklıkla çok çabuk gerçekleşmektedir. Zehirlenmenin ortaya çıkışı maruz kalınan bileşik tipine göre değişkenlik gösterir. Bu bileşikler içerisinde en hızlı etki edeni, gaz haldeki hidrojen siyanürdür (HCN) ve belirtileri saniyeler içerisinde ortaya çıkar, ölüm ise dakikalar içerisinde gerçekleşir. Öte yandan siyanür tuzlarının oral yolla alınmasında ise, yavaş emilim nedeniyle zehirlenme de yavaş olmakta ve acil tedavi ile kişinin kurtarılması mümkün olabilmektedir.

Hafif derece zehirlenmelerde; belirtiler spesifik olmamakla birlikte, kuvvet kaybı, baş ağrısı, baş dönmesi, bulantı ve kusma şeklinde görülür. Bulantı ve kusma genellikle, siyanür tuzlarının mide mukozasında yarattığı rahatsızlığın bir sonucudur. Siyanür zehirlenmesi semptomları, diğer birtakım kimyasal maddelere maruz kalma ile benzerdir, bu nedenle belirtilere kesin olarak siyanürün neden olduğunu düşünmeyin. Ancak her durumda da, kendinizi maruz kaldığınız yerden uzaklaştırın ve derhal tıbbi yardım alın.

Öte yandan büyük dozlarda veya uzun süreli maruziyette ise; düşük tansiyon, baygınlık, konvulsiyon, kalp atış hızında yavaşlama, akciğer hasarı, solunum yetmezliği ve koma gibi  başka birtakım semptomlar görülür. Siyanür zehirlenmesinden kaynaklı ölümler genellikle solunum ve kalp yetmezliğinden gerçekleşir. Siyanüre maruz kalan kişi, siyanür iyonunun hücrelerdeki demire bağlanmasından kaynaklı koyu lacivert ya da mavi bir ten rengine sahip olabilir. Bunun yanı sıra, oksijen dolu kanın hücrelerde kullanılamamasından kaynaklı kiraz kırmızı bir ten rengine de sahip olabilir. Öte yandan cilt ve vücut sıvıları badem benzeri bir kokuya neden olabilir.

Siyanür Zehirlenmesinin Bir Tedavisi Bulunuyor Mu?

Gündelik hayatta çevremizde oldukça yaygın olan bu kimyasalın küçük bir miktarını vücudumuz kendisinden temizleyebilir. Örneğin, çekirdeğinde eser miktarda siyanür bulunan elmayı çekirdekleriyle yemek ya da sigara dumanına maruz kalmak öldürücü olmayabilir.

Siyanürün bir zehir olarak ya da kimyasal bir silah olarak kullanıldığı durumlarda ise; tedavi, maruz kalınan doza bağlıdır. Yüksek dozda maruz kalınan siyanürde ölüm çok hızlı meydana geldiğinden tedavi için genellikle fırsat kalmaz. Ancak uygulanacak ilk yardım müdahalesi olarak kişinin derhal temiz havaya çıkarılması gerekir. Yutulan ya da düşük dozlarda solunmuş siyanür, zehir etkisini ortadan kaldıran veya siyanüre bağlanan antidotlar (ilaç, panzehir) uygulanarak önlenebilir. Örneğin, B12 vitamini (hidrosokobalamin), siyanürle reaksiyona girer ve idrarla atılan siyanokobalamini oluşturur.

Öte yandan amil nitritin solunması, siyanür zehirlenmelerinde ve karbonmonoksit zehirlenmelerinde solunumu kolaylaştırması açısından yardımcı olabilir. Vakaya bağlı olarak; felç, karaciğer hasarı, böbrek hasarı ve tiroit yetmezliği görülse de tamamen iyileşme mümkün olabilir.

Doğayla Savaş Halindeler

Tüm bu veriler ışığında, altın ayrıştırmasında siyanür kullanımının olası kaza ve sızıntılarda çevrede ve canlı yaşamı üzerinde ölümcül etkiler doğuracağını söyleyebiliriz. Tehlike, yalnızca siyanürlü altın ayrıştırması değil, altın arama sırasında uygulanan prosedürden kaynaklı doğa ve mevcut ekosistem üzerinde de tahribat yaratılmaktadır. Öncelikle cevherin içerisindeki değerli metal miktarı belirlenir, bu süreç “altın arama” olarak isimlendirilir.

Altının varlığı saptandıktan sonra, yapılan ilk işlem toprak üzerindeki bitki örtüsünün ortadan kaldırılmasıdır. Bitki örtüsünün traşlanmasının ardından toprağın verimli kısmı olan üst kısım sıyrılır. Ardından cevhere ulaşmak için patlama uygulanarak toprak ve içerisindeki kayalar parçalanır. Yalnızca bu aşamaya kadar bile bütün bu süreç, çevre ekosistemlerdeki canlılara ve doğal kaynaklara zarar verir. Yaratılan gürültü, etrafa saçılan kaya parçaları ve toz, pek çok canlı türünün yaşamına mal olur. Yani siyanürle ayrıştırılacak cevheri elde edinceye kadar neden olunan doğa hasarı, felaketin yalnızca bir boyutudur. Sıradan bir altın madeninde sıradan bir altın yüzük üretebilmek için, 20 tondan fazla maden atığı üretilir. Üretilen maden atığı miktarı, kazılan devasa çukurlar, katledilen doğa ve canlı yaşamı göz önüne alındığında, siyanürün sebep olacağı hasar ne denli umursanacaktır henüz bilmiyoruz.

Kaz Dağları ve Kirazlı mevkiinde yürütülen altın madeni çalışmaları neticesinde altın madeni için bölgede kesilen ağaç sayısının uydu görüntüleri üzerinden 195.000 olarak tespit edildiği ifade ediliyor. Çanakkale Kirazlı’da Siyanürlü Altın Madeni alanının %98,7’si orman alanında bulunuyor. Bölgede 18 memeli, 41 kuş, 10 sürüngen ve 117 böcek türü yaşıyor. Orman 283 farklı bitki türüne ev sahipliği yapıyor. Proje alanında tespit edilen türlerin 7’si ise endemik tür statüsünde.

Doğayla savaş halindeler, kazanırlarsa; hepimiz kaybedeceğiz. #KazDağlarıBizim

Devamı için Siyanür Nedir? Altın Ayrıştırmalarında Neden Kullanılır? Neden Ölümcüldür?

]]>
https://bilimfili.com/siyanur-nedir-altin-aramalarinda-neden-kullanilir-neden-olumculdur/feed/ 0 51029
Rhesus Makakları, Basit Bir Mantık İşleterek Bilgiyi Sıralayabiliyor https://bilimfili.com/rhesus-makaklari-basit-bir-mantik-isleterek-bilgiyi-siralayabiliyor/ https://bilimfili.com/rhesus-makaklari-basit-bir-mantik-isleterek-bilgiyi-siralayabiliyor/#respond Mon, 05 Aug 2019 23:22:18 +0000 https://bilimfili.com/?p=50980 Deneylerin sonunda, maymunların her iki ödül koşulunu içeren denemelerde de birkaç küçük hata dışında listedeki öğeleri sıralamayı öğrendikleri görüldü.

Devamı için Rhesus Makakları, Basit Bir Mantık İşleterek Bilgiyi Sıralayabiliyor

]]>
Rhesus makakları, vahşi doğada oldukça kullanışlı olabilecek zihinsel bir başarı geliştirdi. Maymunlar, bir listedeki parçaların sırasını herhangi bir ödüle ihtiyaç duymadan hatırlayabiliyor ve öğrenebiliyor. 30 Temmuz’da (2019) Science Advances‘da yayımlanan bir çalışmada, Rhesus makaklarına, listedeki parçaların listeden çıkarılmış çiftleri tekrar tekrar gösterilerek listedeki öğelerin sırasını öğrenmeleri sağlandı. Hayvanlar, listedeki öğelerin çiftlerine dair basit bir mantıksal sonuç işlemi yürüttüler.

Aralarında Yelda Alkan’ın da bulunduğu Columbia Üniversitesi bilimcileri tarafından yapılan çalışmada, Rhesus makaklarının herhangi bir ödüle ihtiyaç duymadan basitçe tümdengelimci akıl yürütme biçimini işlettikleri görüldü: “Eğer A, B’den önce geliyorsa ve B de C’den önce geliyorsa o halde A; C’den önce gelir.

Ödülün hayvanlar için güvenilir bir rehber olmayacağının düşünüldüğü deneyde, maymunlara bir listedeki görsellerin sırası üzerine egzersizler yaptırıldı. Ardından listedeki iki görsel için hangisinin diğerinin ardından geldiği konusunda seçimler yapmalarını gerektiren deneylere tabii tutulan makakların, egzersizlerde elde ettikleri bilgiyi bu seçimlerde kullandıkları görüldü.

Geçmişte yapılan araştırmalar; maymun, ape, güvercin, sıçan ve karga gibi çeşitli canlıların bir listedeki parçaları sıralayabildiklerini göstermişti. Ancak insan olmayan bu canlıların, söz konusu bu doğru tepkileri yalnızca ödül elde etmek için mi yoksa belirli listeler hakkında edindikleri bilgiyi kullanarak mı verdikleri konusunda tartışmalar sürüyor. Bu yüzden de Science Advances‘da yayımlanan bu çalışmada, araştırmacılar herhangi bir ödül kullanmadı.

Ödülün Etkisi Ortadan Kaldırılıyor

Araştırma ekibi, dört maymunla, bir listedeki yedi görselin sıralanmasını içeren 600 kadar denemeden oluşan deney seansları tasarladı. Söz konusu görseller; bir sıcak hava balonu, bir zebra ve bir mısır başağı gibi resimlerden oluşuyordu. Bazı seanslarda, hayvanlar listedeki iki görüntünün hangisinin daha sonra geldiğini doğru tespit ettiklerinde genellikle daha büyük bir ödül alırken; yanlış bir cevap için de daha küçük bir ödül aldı. Diğer seanslarda ise, yanlış cevaplar, doğru cevaplara kıyasla daha büyük ödülle ödüllendirildi. Böylelikle de ödülün, hayvanların yapacağı seçimlere olan etkisi ortadan kaldırılmış oldu. Söz konusu ödül ise, kısmen susuz kalmış primatlara sunulan fazla ve az miktarda verilen suydu.

Deneylerin sonunda, maymunların her iki ödül koşulunu içeren denemelerde de birkaç küçük hata dışında listedeki öğeleri sıralamayı öğrendikleri görüldü. Ancak doğru cevaplar için büyük ödüllerin verildiği denemelerde, listenin biraz daha hızlı öğrenildiği gözlemlendi.

Araştırma, insanlar gibi, maymunların da daha sonraki seçimleri için rehberlik eden liste çiftlerini zihinsel olarak bir araya getirebildiklerine dair deliller sunuyor. Bu durum vahşi doğada değerli bir beceri teşkil edebilir; çünkü pek çok hayvan, grup içerisindeki diğerlerinin sosyal hiyerarşide nerede durduğunu takip etmek zorundadır. Sıralı bilgileri oluşturma, saklama, kullanma ve referans verme yeteneği, bireyler arasındaki ilişkileri takip etmek için evrimsel olarak eski, etkili bir [zihinsel] mekanizma olabilir.

Devamı için Rhesus Makakları, Basit Bir Mantık İşleterek Bilgiyi Sıralayabiliyor

]]>
https://bilimfili.com/rhesus-makaklari-basit-bir-mantik-isleterek-bilgiyi-siralayabiliyor/feed/ 0 50980