Uzay Dolaşıklığından Daha Tuhafı da Var: Zaman Dolaşıklığı

Kasım 2015 tarihinde Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) çalışanları bir zaman kapsülü buldu; ama vaktinden 942 yıl erken. Kapsül 1957’de gömülmüştü ve 2957’de bulunup açılması bekleni..
Görsel: Bill Domonkos / Quanta Magazine

Kasım 2015 tarihinde Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) çalışanları bir zaman kapsülü buldu; ama vaktinden 942 yıl erken. Kapsül 1957’de gömülmüştü ve 2957’de bulunup açılması bekleniyordu. İçindekileri koruması için soygaz doldurulmuş olan bu cam silindir karbon-14 ile birleştirilmişti ki, gelecekteki araştırmacılar fosil tarihlemede yapıldığı gibi gömülme tarihini doğrulayabilsin. MIT yöneticileri kapsülü onarıp, yeniden mühürleyerek gömmeyi planladı. Peki geleceğe gönderilen bir iletinin zamanından önce okunmamasını kesinleştirmek mümkün olabilir mi?

Kuantum fiziği bunun için bir yol sunuyor. 2012 yılında her ikisi de Avustralya’da bulunan Queensland Üniversitesi fizikçileri olan Jay Olson ile Timothy Ralph, verileri sadece gelecekteki belli bir anda çözülebilecek biçimde şifrelemeyi sağlayan bir teknik geliştirdi. Yöntem kuantum dolaşıklıktan yararlanıyor; yani elektromanyetik alan gibi bir alandaki parçacıkların ya da noktaların kendilerine özgü kimliklerini bırakıp, bir nevi ortak varoluşu paylaşarak, bireysel özelliklerinin birbirlerininki ile bağlaşık duruma (İng. correlated) gelişinden. Normalde fizikçiler bu bağlaşıklığı uzayın uzayışı gibi düşünür. Böylece çok uzak iki konum, Albert Einstein’ın “uzaktan hayaletimsi etki” olarak adlandırdığı görüngü sonucunda bağlantı kurar. Şimdilerde ise giderek çoğalan bir araştırmacılar topluluğu tarafından, bu bağlaşıklıkların nasıl zamana da yayılabildiği inceleniyor. Basit mekanistik açıklamaların ötesine geçerek, şu anda olan bir şey, daha sonra olan bir başka şeyle bağlaşık olabilir. Ortaya çıkan durum, gecikmiş bir hayaletimsi etki olur.

Görsel: Bill Domonkos / Quanta Magazine

Kuantum Tuhaflık Artık Bir Zaman Meselesi

Acayip kuantum bağlar zamandaki ayrık anları birbirine bağlayarak, evrenin temel yapısını uzay-zamanın değil de, kuantum bağlantıların oluşturuyor olmasını gündeme getiriyor. Evet, söz konusu bu bağlaşıklıklar zaman ve uzay hakkındaki sezgilerinizi fena halde allak-bullak edebilir. İki olayın bağlaşıklığı dolayısıyla, önceki sonrakine bağlanmakla kalmayıp, olaylar öylesine bağlaşık olabilir ki hangisinin önce hangisinin sonra gerçekleştiğinden söz etmek imkansızlaşabilir. Olayların her ikisi de birbirinin nedenidir; sanki ikisi de ilk olan olaymış gibi. (Böyle bir anlaşmazlıkla tek bir gözlemci de karşılaşabilir; yani bu durum Einstein’ın özel göreliliğindeki farklı hızlardaki gözlemcilerin yaşadığı “hangi olay önce, hangi olay sonra” anlaşmazlığından farklıdır.)

Zaman kapsülü konusundaki düşünceler, bu zamansal bağlaşıklıkların potansiyel gücüne sadece bir örnektir. Yanısıra kuantum bilgisayarların hızını arttırabilir ve kuantum şifrelemeleri güçlendirebilirler. Ama belki de en önemlisi şu ki, araştırmacılar bu çalışmanın kuantum kuramı ile uzay-zamanın yapısını tanımlayan genel göreliliğin birleştirilmesi için yeni bir yol sunabileceğini umuyor. Olayların uzay ve zamandaki konumları tarafından belirlenen bir sıralama ile gerçekleştiği dünya, yani günlük yaşamda deneyimlediğimiz biçimiyle dünya, kuantum fiziğinin izin verdiği olasılıkların alt kümelerinden sadece biridir.

“Eğer uzay-zamana sahipseniz, iyi tanımlanmış bir nedensel sıralamanız vardır. Ama eğer iyi tanımlanmış bir nedensel sıralama yoksa, ortada uzay-zaman da yok demektir,” diyor Viyana Üniversitesi’nde kuantum bilgi üzerine çalışmakta olan fizikçi Časlav Brukner. Kimi fizikçiler bunu sezgiye derinden karşı olan bir dünya için kanıt olarak alıyor. Orada kuantum bağlaşıklıklar, uzay-zamandan daha temel. Uzay-zamanın kendisi bir biçimde olaylar arasındaki bağlaşıklıklardan yapılandırılmış; buna kuantum bağıntısallık da (İng. quantum relationalism) denebilir. Bu düşünce, Gottfried Leibniz ile Ernst Mach’ın uzay-zamanın tanrı tarafından hazırlanmış bir dünya sahnesi olmayabileceği ve evrenin maddesel içeriğinden türetilebileceği yönündeki fikirlerini güncelliyor.

Zaman Dolaşıklığı Nasıl İşliyor?

Zamandaki dolaşıklığı anlamak konusunda, önce uzaydaki dolaşıklığı anlamış olmakta yarar var; ne de olsa bu ikisi yakından ilişkili. Klasik bir dolaşıklık deneyinin uzaysal versiyonunda, iki parçacık (örneğin iki foton) paylaşılmış bir kuantum durumunda hazırlanır ve sonra farklı yönlere gönderilir. A gözlemcisi fotonlardan birinin polarizasyonunu ölçerken, B gözlemcisi de diğer fotonunkini ölçer. Polarizasyonu A yatay eksen boyunca ölçerken, B köşegen boyunca bakabilir. Ya da A dik açıyı seçer; B ise eğik bir açı. Devşirimlerin (permütasyonların) sonu yoktur.

İki ölçümün sonucu hep uyumlu olacaktır. İşin en garip yanı da, A ile B ölçüm seçimlerini değiştirdiğinde bile uyumlu olmalarıdır; sanki A’nın ölçtüğü parçacık B’ninkine ne olduğunu biliyormuş gibi. Parçacıkları bağlayan hiçbir şey yokken de bu böyledir; ne kuvvet, ne dalga, ne de bir posta güvercini. Bağlaşıklık görünüşe göre yerelliği ihlal etmektedir. Yerellik ilkesi, sonuçların nedenlerinin olduğunu ve neden-sonuç zincirinin uzayda ve zamanda kırılamayacağını belirtir.

Zamansal versiyonda ise gizem biraz daha zor fark edilir yapıdadır. Tek bir polarize foton alınır. Önce A gözlemcisi ölçer, sonra da B gözlemcisi yeniden ölçer. Bu versiyonda, uzaydaki mesafenin yerini bir zaman aralığı alır. İki gözlemcinin aynı çıktıyı görme olasılığı, kutuplayıcılar arasındaki açı ile değişir. Uzaysal durumdaki ile tıpatıp aynı biçimde değişim gösterir. Bu pek de garip değilmiş gibi gelebilir. Sonuçta elbette ki önce yaptığımız bir şey, ardından yapılanı etkiler. Tabi ki bir parçacık kendisinin gelecekteki hali ile bu anlamda iletişim kurabilir.

Garipliğin ortaya çıkışı, Kanada’da bulunan Perimeter Kuramsal Fizik Enstitüsü’nde kuantum mekaniğinin temellerini araştıran fizikçi Robert Spekkens tarafından önerilen bir deney ile başlıyor. Spekkens ve çalışma arkadaşları söz konusu deneyi 2009 yılında gerçekleştirdi. A gözlemcisi bir fotonu olası dört durumdan birinde hazırlar. Klasik olarak, bu dört durumu iki bit enformasyon olarak düşünebiliriz. Ardından B gözlemcisi parçacığı olası iki yoldan biri ile ölçer. Eğer parçacığı birinci yolla ölçmeyi seçerse, A’nın enformasyon bitlerinden ilkini elde eder. İkinci yolla ölçerse de, ikinci biti elde eder. (Teknik açıdan, bitlerin ikisini de kesin olarak bulmaz; yüksek bir olasılık oranı ile bulur.) Bu sonucun görünüşteki açıklaması, fotonun her iki biti de depolaması ve B’nin seçimine göre bunlardan birini vermesi olabilirdi. Ama eğer durum buysa, B’nin bitlerin ikisi hakkında da enformasyon elde edebilir olması beklenir; ikisini de ölçmek ya da en azından ikisinin de bazı özelliklerini (örneğin ikisinin aynı olup olmadığını) bile bilmek gibi. Ama B bunu yapamaz. Hiçbir deney, ilkesel olarak bile bitlerin ikisine birden erişemez. Bu kısıtlama Holevo sınırı olarak bilinir. “Kuantum sistemlerin belleği daha fazlaymış gibi görünüyor ama oraya erişemiyorsunuz,” diyor Almanya’da bulunan Siegen Üniversitesi’nden fizikçi Costantino Budroni.

Foton gerçekten de sadece tek bir bit saklıyor gibi görünüyor ve bu sakladığı bit, sanki B’nin ölçüm seçimine bağlı olarak geçmişte seçiliyor. Belki gerçekten de olan şey budur, ama bu zamanda yolculuk etmek demek. Her ne kadar tuhaf bir temelde kısıtlanmış bir biçimde, saklanan bitin geçmişte seçilmesine izin verip, geleceğe ilişkin herhangi bir ipucu vermeyi reddediyor olsa da…

Zaman dolaşıklığına bir başka örnek de Cambridge Üniversitesi fizikçilerinden Stephen Brierley’in ekibinden geldi. Geçen yıl yayımladıkları bir makalede araştırmacılar dolaşıklık, enformasyon ve zamanın kesiştiği çalışmalarını paylaştı. Eğer A ve B sadece iki kutuplayıcı yönelimlerinden seçim yaparsa, gördükleri bağlaşıklıklar kolayca bir parçacığın tek bir bit taşıması ile açıklanabilir. Ama eğer olası sekiz yönelim arasından seçip, parçacık ölçümünü 16 kez yinelerlerse, tek bitlik bellek ile açıklanamayacak bağlaşıklıklar görürler. “Net bir şekilde kanıtladık ki, bu Holevo sınırına karşılık gelen sayıda biti zamana yayarsanız, kuantum mekaniğinin öngörüsünü kesinlikle açıklayamazsınız,” diyor Singapur Nanyang Teknoloji Üniversitesi’nden Tomasz Paterek. Kısacası, öyle pek kolay açıklanamayacak bir şekilde A’nın deneyin başında parçacığa yaptığı şey, B’nin sonradan gördüğü şeyle bağlaşık oluyor. Buna “süperbellek” denilebilir; tabi söz konusu belleğin neler olduğunu kavrayamadığını akılda tutarak.

Klasik fiziğin ötesine geçerek parçacıklara bu süperbelleği kuantum mekaniği tam olarak nasıl kazandırabiliyor? Araştırmacıların bu konuda farklı fikirleri var. Bazıları kuantum ölçümlerin parçacıkları kaçınılmaz biçimde bozuşunun buradaki anahtar nokta olduğunu söylüyor. Bu bozuş, tanımı gereği sonraki ölçümleri etkileyen bir şey. O durumda bozulma, öngörülen bağlaşıklığa yol açıyor.

2009 yılında, o sıralar Queensland Üniversitesi’nde çalışan fizikçi Michael Goggin ve çalışma arkadaşları bu meseleyi ele alan bir deney yaptı. Bir parçacığı kendi türünden bir başkası ile uzaysal dolaşıklık durumuna soktular ve orijinal parçacığı değil de bu benzerini ölçtüler. Benzerinin ölçümü orjinal parçacığı etkiliyordu (çünkü dolaşıktılar), ama araştırmacılar dolaşıklık derecesini değiştirerek orjinalin etkilenme miktarını kontrol edebiliyorlardı. Ödenen bedel, deneycinin orijinale ilişkin bilgisinin giderek daha az güvenilir hale gelişiydi; ama araştırmacılar çok sayıda parçacık çiftini sınayarak ve sonuçları özel bir şekilde biriktirerek bunu telafi edebiliyordu. Goggin ve ekibi etkiyi öyle bir noktaya çekti ki, orijinal parçacık neredeyse hiç etki almıyordu. Farklı zamanlarda yapılan ölçümler ise hala yüksek bağlaşıklıktaydı. İşin aslı, parçacığın en çok etkilendiği zamanki ölçümlerden bile daha yüksek bağlaşıklıktaydılar. Yani parçacık süperbelleği sorusu gizemini korumayı sürdürüyor. Şimdilik fizikçilerin ‘kuantum parçacıklar niçin güçlü zamansal bağlaşıklıklar üretiyor’ sorusuna verebileceği yanıt: İşte!

Kuantum Zaman Kapsülleri

Kuantum mekaniğinin daha ileri bir versiyonu olan ve elektromanyetik alan gibi alanların doğasını tanımlayan Kuantum Alan Kuramı‘na geçtiğimizdeyse her şey daha da ilginçleşmeye devam ediyor. Bir alan, yüksek dolaşıklıklı bir sistemdir. Alanın farklı parçaları karşılıklı olarak bağlaşıktır. Alanın bir yerindeki rastgele bir çalkalanma, bir başka yerdeki rastgele çalkalanma ile eşleşir; burada söz edilen yerlerin, hem uzay bölgelerini hem de zaman dilimlerini kastettiğini anımsayalım.

Parçacıkların yokluğu olarak tanımlanan kusursuz bir boşluk (İng. vacuum) bile kuantum alanlara sahiptir ve bu alanlar sürekli titreşir. Uzay boş görünür çünkü titreşimler birbirini etkisiz kılar. Bunu yapmak için de dolaşık olmalılardır. Etkisiz kılma, titeşimlerin tam bir kümesini gerektirir; alt kümeler bütünüyle iptal etmek için yeterli olmaz. Ama görüp görebileceğiniz tek şey alt kümedir.

Eğer idealize edilmiş bir dedektör boşlukta konumlandırılırsa parçacık algılamayacaktır. Bununla birlikte, uygulamada her dedektörün sınırlı bir menzili vardır. Alan ona dengede değil gibi görünür ve boşlukta parçacık algılayarak, uranyum madenindeki bir Geiger sayacı gibi tıklamaya başlar. 1976 yılında British Columbia Üniversitesi’nden kuramsal fizikçi Bill Unruh, dedektör ivmelendirildiği takdirde, uzaklaşmakta olduğu uzay bölgelerine duyarlılığını kaybettiğinden algılama oranının yükseldiğini gösterdi. Çok güçlü biçimde ivmelendirildiğinde tıklamalar çok artıyor ve algıladığı parçacıklar, menzilinin ötesinde kaldığı için algılayamadığı parçacıklar ile dolaşık durumda oluyordu.

2011’de Olson ve Ralph, dedektör zamanda ivmelendirilebilse buna çok benzer bir durumun olacağını gösterdi. Herhangi bir anda sadece tek bir frekanstaki fotonlara duyarlı olacak bir dedektör tanımladılar. Dedektör tıpkı bir radyo gibi düşükten yükseğe veya yüksekten düşüğe doğru frekansları tarıyordu. Eğer hızlanan bir ilerleyişle tarama yaparsa, bantın sonuna kadar tarayacak ve işlemeyi toptan durduracaktı. Dedektör sadece sınırlı bir zaman periyodunda çalıştığından, alan titreşimlerinin tamamına karşı duyarlı olmaktan yoksundu ve dolayısıyla Unruh’un öngördüğü dengesizliklerin aynısını deneyimleyecekti. Ama bu kez algılayabildiği parçacıkların dolaşık eşleri menzilinin ötesindeki uzayda değil, menzilinin ötesindeki zamanda yani gelecekte olacaktı.

Olson ve Ralph dedektörü bir süperiletken madde ilmeğinden yapılandırmayı önerdi. Görünür ışığa yakın kızılötesi ışınları almaya ayarlanan ve bir taramayı birkaç femtosaniyede (1015 s) tamamlayan ilmek, boşluğu oda sıcaklığında parıldayan bir gaz gibi görecekti. Uzayda ivmelendirilecek şekilde yapılabilen hiçbir dedektör bunu başaramazdı. O nedenle Olson ve Ralph’in deneyi kuantum alan kuramının önemli bir sınaması olacaktı. Ayrıca aynı fiziksel temelle ilgili olduğundan, Stephen Hawking’in kara delik buharlaşması konusundaki düşüncelerinin doğruluğunu da kanıtlayabilirdi.

Eğer böyle iki dedektör yapıp birinin hızını arttırırken, diğerinin hızını aynı oranda düşürürseniz, dedektörlerden birinin gördüğü parçacıklar diğerinin gördükleri ile bağlaşık olacaktır. İlk dedektör bir dizi rastgele aralıklarla gezinen parçacık algılayabilir. Dakikalar ya da yıllar sonra ikinci dedektör tam olarak aynı aralıklarla gezinen bir parçacık dizisi kaydedecektir; olayların hayaletimsi yinelenişi. “Eğer dedektörlere tek tek bakarsanız rastgele tıklayışlar duyarsınız. Ama birinde duyduğunuz bir tıklama olduğunda, belli bir ana baktığınızda diğerinde de tıklama olacağını bilirsiniz,” diyor Ralph.

Bu zamansal bağlaşıklıklar, kuantum zaman kapsülünün bileşenleri olacaktır. Böyle bir mekanizma fikri ilk olarak Maryland Üniversitesi’nden James Franson’dan gelmiştir. (Franson uzaysal bağlaşıklıklar kullanmıştı ama Olson ile Ralph zamansal bağlaşıklıkların bunu daha kolaylaştırabileceğini söylüyor.) Bir mesaj yazıyorsunuz, her biti bir fotona kodluyorsunuz ve arkaplandaki alan boyunca bu fotonları ölçmek için özel dedektörlerinizden birini kullanıyorsunuz. Böylece bitlerinizi şifrelemiş oluyorsunuz. Ardından da çıktıyı kapsüle depolayıp gömüyorsunuz.

Geleceğin seçilen noktasında ardıllarınız dedektör çiftinin öteki teki ile alanı ölçüyor. İki çıktı birlikte başlangıçtaki bilgiyi yeniden oluşturuyor. “Durum, iki ölçüm arasındaki zaman süresince cisimsizleştirilmiş ama bir şekilde boşluktaki bu bağlaşıklarda kodlanmış oluyor,” diye açıklıyor Ralph. Ardıllarınızın ikinci dedektörün tetiklenmesini beklemeleri gerektiğinden, mesajı zamanı gelmeden önce çözmenin yolu olmuyor.

Aynı temel prosedürle dolaşık parçacıklar üretilerek, hesaplamada ve şifrelemede kullanılabilir. “Hiçbir kuantum sinyali göndermeden kuantum anahtar dağıtımı yapabilirsiniz. Boşlukta zaten varolan bağlaşıklıkları kullanırsınız sadece,” diyor Ralph.

Uzay-Zamanın Doğası

Bu zamansal bağlaşıklıklar bir yandan da uzay-zamanın doğası hakkında fizikçilerin yaptığı varsayımlara meydan okuyor. Ne zaman iki olay şans eseri olmayan bir şekilde bağlaşık olsa, bunun iki açıklaması olabilir: Bir olay ötekine neden olmuştur veya her iki olaya da neden olan üçüncü bir etken vardır. Bu mantığın ardında yatan varsayım, olayların uzaydaki ve zamandaki konumları tarafından belirlenen belli bir sıra ile gerçekleştiğidir. Kuantum bağlaşıklıklar — uzaysal olanlar kesinlikle, zamansal olanlar muhtemelen — bu iki açıklamadan biri ile açıklanamayacak denli güçlü olduğuna göre, fizikçilerin varsayımlarını gözden geçirmeleri gerekir. İsviçre’de bulunan Italian Switzerland Üniversitesi fizikçisi Ämin Baumeler şöyle söylüyor: “Bu bağlaşıklıkları gerçekten açıklayamıyoruz. Bu bağlaşıklıkların belirmesini sağlayabilecek hiçbir mekanizma yok. Dolayısıyla bizim uzay-zaman kavramımıza oturmuyor.”

Perimeter Enstitüsü’nden kuramsal fizikçi Lucien Hardy’nin bir fikrinden yola çıkarak, Brukner ve çalışma arkadaşları uzay-zamanın varolduğu önkabulü olmadan, olayların nasıl birbirleri ile bağlantılı olabileceğini incelemiş. Eğer bir X olayının durumu bir başka Y olayının sonucuna bağlıysa, X’İn sonra olduğu çıkarımını yaparsınız. Eğer olaylar bütünüyle bağımsızsa, uzay ve zamanda uzak aralıklarla olmuşlardır. Böyle bir yaklaşım uzaysal ve zamansal bağlaşıklıkları eşdeğer bir temele oturtur. Ayrıca ne uzaysal ne de zamansal olmayan bağlaşıklıkları izinli kılar; bu da deneylerin hepsinin birbirleri ile uyumlu olmayacağı ve onları uzay ile zaman içine yerleştirmenin bir yolu olmadığı anlamına gelir.

Brukner’in ekibi bu fikri açıklayan tuhaf bir düşünce deneyi tasarladı. A ve B gözlemcileri birer bozuk para atıyor. İkisi de hangi yüzün geldiğini bir kağıda yazıp, diğer gözlemcinin elde ettiği sonuca ilişkin de tahminini ekliyor. Bu bilgileri içeren kağıtları birbirlerine veriyorlar ve bunu pek çok kez yineleyerek ne kadar başarılı olduklarına bakıyorlar.

Normalde oyunun kurallarına göre A ve B bunu belli bir sıralamada yapıyor. Örneğin A birinci olsun. B’ye ne geleceğini sadece tahmin edebilir (B henüz bozuk parasını atmamıştır), ama kendi sonucunu B’ye iletebilir. Bu ilk turda A’nın tahmini zamanın yüzde 50’sinde doğrudur, ama B daima doğru bilir. Sonraki turda B ilktir ve rolleri değişirler. Toplamda başarı oranı yüzde 75 olacaktır. Ama eğer bunu belli bir sıra ile yaptıklarını varsaymazsanız ve eğer kağıt yerine bir kuantum parçacık kullanırsanız, başarı oranı zamanın yüzde 85’i oranında olur.

Bu deneyi uzay ve zamanın içine yerleştirmeyi denerseniz, sınırlı bir noktaya kadar da olsa ortada bir zaman yolculuğu olduğu sonucunu çıkarmak zorunda kalırsınız. Öyle ki ikinci başlayan kişi kendi sonucunu, ilk başlayana zamanda geri giderek iletmekte gibidir. (Zaman Polisi hiçbir mantıksal çelişki oluşmadığından rahatlar: Hiçbir olay kendi nedeninden önce gerçekleşemez.)

Brukner ve Viyana’daki çalışma arkadaşları buna benzer gerçek bir deney yaptı. Deneyde A ve B yönlendirmeleri iki optik filtre ile sağlandı. Araştırmcılar bir foron demetini yarı geçirgen bir aynaya gönderdiler. Böylece fotonların yarısı bir yoldan, diğeri öteki yoldan geçer. (Ölçüm yapmadan tek tek hangi fotonun hangi yolu izlediğini söylemek imkansızdır; bir anlamda aynı anda iki yoldan birden geçerler.) İlk yoldan gidenler önce A filtresine ulaşır, sonra da B’ye. İkinci yoldan gidenler de önce B’ye, sonra A’ya varır. Deney kuantum belirlenemezliği tümüyle yeni bir düzeye taşır. Parçacıklar ölçümden önce belirli özellikler taşımamalarının yanısıra, onlar üzerinde gerçekleştirilen işlemlerin de belirli bir gerçekleştirilme sıralaması yoktur.

Uygulama düzeyinde bu deney kuantum bilgisayarlar için yepyeni olasılıklar vaad ediyor. A ve B filtreleri iki farklı matematiksel işlemciyi temsil ediyor ve deney düzeneği tek bir adımda bu işlemlerin sırasının önemli olup olmadığını ortaya koyuyor; yani önce A sonra B durumu ile önce B sonra A durumunun aynı olup olmadığını. Normalde bunun için iki adım gerekir; dolayısıyla ciddi bir hızlanma olacaktır. Kuantum bilgisayarlar bazen mümkün tüm veriler üzerinde bir dizi işlemi bir seferde yapmaları ile tanımlanır; ama mümkün tüm işlemleri de bir seferde yapabiliyor olma olasılıkları var.

Gelin bu deneyi bir adım daha ileri götürdüğümüzü hayal edelim. Brukner’in orjinal deneyinde, her bir fotonun izlediği yol bir süperpozisyon durumundaydı; foton önce A’dan geçen yol ile önce B’den geçen yolun bir kuantum kombinasyonundan gitmişti. Fotonun önce hangi filtreden geçtiği sorusunun net bir yanıtı yoktu, ta ki bir ölçüm yapılana dek. Şimdi, eğer foton yerine kütleli bir nesne böylesi bir zamansal süperpozisyona koyulabilseydi, düzenek uzay-zamanın kendisini süperpozisyon durumuna sokacaktı. Bu durumda A ve B sıralaması netliğe kavuşmayacaktı. Neden ve sonuç birlikte bulanıklaşacaktı ve neler olduğunu adım adım söyleyemeyecektik.

Ancak ve ancak olaylar arasındaki bu belirli olmayan nedensel ilişkiler devre dışı bırakıldığında, yani doğa elindeki olasılıkların sadece bazılarının farkında olduğunda uzay ve zaman anlam kazanır. Önce kuantum bağlaşıklıklar gelir, ardından uzay-zaman. Peki uzay-zaman kuantum dünyasından tam olarak nasıl beliriyor? Brukner bundan hâlâ emin olmadığını söylüyor. Yanıt, tıpkı bir zaman kapsülündeymiş gibi, ancak zamanı geldiğinde ortaya çıkacak.

Kaynak ve İleri Okuma

Etiket
  • Projelerimizde bize destek olmak ister misiniz?
  • Dilediğiniz miktarda aylık veya tek seferlik bağış yapabilirsiniz.
  • Destek Ol
Yorum Yap (0 )

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bağış Yap, Destek Ol!
Projelerimizde bize destek olmak isterseniz,
Patreon üzerinden
bütçenizi zorlamayacak şekilde aylık veya tek seferlik bağışta bulunabilirsiniz.
E-Bülten Üyeliği
Duyurulardan e-posta ile
haberdar olmak istiyorum.
Reklam Reklam Ver
Arşiv