Bütün Yaşam Aniden Yok Olsaydı, Gezegenimizin Akıbeti Ne Olurdu?

University of Victoria’dan dünya sistemleri bilimcisi Colin Goldblatt; yaşamın izlerinin her yere gittiğini ve bütün gezegeni değiştirdiğini söylüyor. Peki onu geri çekersek, ne değişir?..
Görsel Telif:JULIEN PACAUD

Muhtemel bir son; Dünya’nın yakınındaki bir süpernova patlamasının bütün dünyayı ölümcül gama ışınlarına maruz bırakmasıyla gelebilir. Ya da gezegendeki canlı her hücrenin ölümüne sebep olan bir süper virüs ile gelebilir. Ne çok uzak ne de imkansız olaylar. Yine de bu sonlar hakkında düşünmek oldukça ilgi çekici bir soruyu da akıllara getiriyor: Yarın bütün canlı formları ölse, Dünya’ya ne olur?

Yaşam, gezegenimizin fiziksel yapısının üstünü kaplayan önemsiz bir örtüden çok daha fazlasıdır. İklimden ve atmosferik kimyadan tutun da yeryüzünün şekillenmesine ve hatta belki levha kaymalarına kadar, canlılar, cansız süreçler üzerinde geniş bir etkiye sahiptir.

University of Victoria’dan dünya sistemleri bilimcisi Colin Goldblatt; yaşamın izlerinin her yere gittiğini ve bütün gezegeni değiştirdiğini söylüyor. Peki onu geri çekersek, ne değişir?

Pekâla, cevap: Her şey.

En kötü senaryoyu hayal edelim; yeryüzündeki bütün canlılar; hayvanlar, bitkiler, okyanuslardaki algler, hatta Dünya’nın kabuğunun kilometrelerce derinlerindeki bakteriler bile, her şeyin öldüğünü düşünelim. Peki sonrasında ne olur?

Basit ve çok temel bir cevap şu şekilde olurdu; “ne olmaz ki”. Düşünün, bugün ölü organizmaları hızlıca ayrıştıran bir süreç aniden yok olurdu, çünkü bu ayrışmanın sebebi neredeyse tamamen bakteriler ve mantarlardır. Organik moleküller oksijenle tepkimeye girdikçe ayrışma hala devam ederdi ancak çok yavaş gerçekleşirdi. Ölü materyalin çoğu mumyalaşır, bazıları da yıldırım düşmelerinden kaynaklı kül olurdu.

Yine de yok oluşun ilk etkileri çok hızlı bir biçimde başlayacak; özellikle de kıta merkezlerinde iklim daha sıcak ve kuru hale gelecek. Çünkü, ormanlar ve yeşil araziler suyu topraktan alır ve havaya yayan bir su pompası gibi çalışırlar. Carnegie Institution for Science’dan iklim bilimci Ken Caldeira canlı bir bitki olmadan, bu pompanın çalışmayacağını ve yağmurun bir hafta içerisinde yavaş yavaş duracağını söylüyor.

Bitki yapraklarından terleme yoluyla buharlaşan su aynı zamanda gezegenin serinlemesine yardımcı olur, böylelikle de daha kuru bir dünya hızlıca ısınacaktır. Caldeira’ya göre bu ısınma birkaç derece civarında olacak.

Dünyanın bazı kısımlarında bu etki çok daha güçlü olabilir. Örneğin, Amazon havzası büyük oranda yağmurlara sebep olan bitkilerden yayılan neme dayalıdır. Max Planck Institute’den yer bilimcisi Axel Kleidon; bitkiler olmadan, bu gibi bölgelerde sıcaklığın  8°C artacağını söylüyor.

Biyolojik Karbon Pompası

Bu ilk artış yalnızca bir başlangıçtır. Yıllar geçtikçe, dünya giderek daha fazla ısınacak ve atmosfere daha fazla karbondioksit yayılacak. Bu olay çok geniş bir çevrede hakim olacak çünkü okyanuslarda artık karbonu yapısında tutabilecek hiçbir plankton olmayacak. Bu “biyolojik karbon pompası” sona ulaştıkça, karbonsuz su yüzeyleri derinliklerindeki zengin karbon seviyesiyle hızlıca dengeye gelecek ve bu ekstra karbonun bir kısmı atmosfere gitmenin bir yolunu bulacak. Pennsylvania State University’den yer bilimci James Kasting; en az 20 yıl içerisinde, atmosferdeki karbondioksitin kabaca üç katına çıkacağını ve bunun da dünyanın ortalama sıcaklığını yaklaşık 5°C artırmaya yeteceğini söylüyor.

Planktonlar başka bir biçimde de özlenecekler, çünkü planktonlar okyanus yüzeyinden atmosfere büyük bir miktarda di-metil sülfit isimli bir bileşik salar. Bu moleküller, bulutları, yoğunlaştırmak için su buharı tohumları gibi davranır. Planktonlar olmaksızın, neredeyse anında okyanus yüzeyinde oluşan bulutlar daha büyük yağmur damlalarına sahip olacak, bu nedenle de daha koyu renkli olacak ve daha fazla ısıyı absorbe edecek. Bu da yıllar içerisinde bir başka 2°C’lik bir artış anlamına gelecek. Üstelik ekstra karbondioksitten kaynaklanan 5°C ile birlikte, bu sıcaklı kutuplardaki buz kütlelerini hızlıca eritmek için yeteli sıcaklığı sağlamış olacak.

Dünya ısındıkça, okyanuslardan daha fazla su buharlaşacak, böylelikle de daha fazla yağmur yağacak. Ancak her yer daha fazla ıslanmayacak. Fazla yağmurun büyük çoğunluğu, bugün olduğu gibi karşılaşan rüzgârların havanın ısınarak yukarıya yükselmesine ve nemin aşağı çökmesine sebep olduğu ekvatoral bölgelere yağacak. Islak bölgeler daha da ıslak olmaya ve çöller daha da kuru olmaya başlayacak.

Bütün bunlar olurken, Dünya yavaş yavaş toprak kaybedecek. Bitki kökleri tarafından artık tutulmayan toprak, akıp gidecek. Yağmurun bol olduğu dağlık çevrelerde, bu durum yüzyıllar alabilecek. Daha düz bölgelerde ise bu akış görece daha uzun sürebilir. University of California’dan jeomorfolog William Dietrich; bu durumun, Amazon havzası gibi bölgelerde onbinlerce yıl alabileceğini söylüyor.

Bütün bu aşınmış toprağın bir yerlere gitmesi gerekiyor. Ve büyük çoğunluğu da okyanuslarda, çok geniş nehir deltalarında ve nehir ağızlarında son bulacak.

Nehirler de değişecek. Bugün gördüğümüz dolambaçlı nehirler, kıyılarında erozyonu yavaşlatan bitki köklerine bağlıdırlar ve bu bitki kökleri nehirlerin kara içlerine yayılmalarını engeller. Bu kökler ortadan kaybolduğunda, nehirler kıyılarındaki sınırları yıkacak ve tek bir ana kanal yerine geniş bir ağ haline gelecekler. Dünya bu durumu daha önce de yaşamıştı: Yaklaşık 250 milyon yıl önceki Permian kitlesel yok oluşunda, nehirler aniden kıvrımlı yapısından örgülü bir yapıya geçmişti.

Toprak yok oldukça, dünya da kumsal haline gelecek. Bugün oldukça yaygın olan ince çamur çökeltileri, büyük oranda solucanlar ve toprağı fiziksel olarak parçalayan diğer organizmaların bir ürünüdür. Bu organizmalar olmadığında, dip kayaları parçalayan ana mekanizma donacak, dolayısıyla da parçalar daha az ve daha iri taneli olacak.

Parçacık boyutundaki bu küçük görünen değişimin yüzbinlerce yıl sonunda iki büyük etkisi olacak. Görülmesi en kolayı ise karalardaki değişim olacak. Daha büyük ve kaba parçacıklar, nehirlerde ve derelerde daha aşındırıcı tortullar oluşturacak. Bunlar zamanla okyanusa giden su yollarını daha dik bir yapıya dönüştürecek ve yollar dikleştikçe de vadi eğimleri de dikleşecek.

Böylesi bir akış kesilmesi meteorolojik anlamda akım alanı örgüsündeki değişimler sonucu güçlenebilir. Denizden uzak kısımlara daha az yağmur ve kar yağması muhtemel olsa da, nem tutacak toprak azlığı ani sellere sebep olacaktır.

Buna karşın, diğer bölgelerdeki az yağmur ve kar, daha az aşınmaya sebep olacaktır. Milyonlarca yıl sonra aşınma, dağ yapısı ve erozyon arasındaki dengenin değişmesiyle dağların yüksekliği ve şeklinde değişimlere sebep olacaktır. Ağaçların dağlar için önemli olduğunu söylemek çok da şiirsel değildir. Çünkü bu değişimler görece hemen göze çarpmayan değişimlerdir. Aslında yaşam olmayan bir dünya bize çok yabancı değil, çünkü bu durumu Mars yüzeyinden elde edilen fotoğraflarda açıkça görebiliyoruz. Belki çok fazla kaya ve çok az toprak var ama bizde hiç de yabancı bir gezegen imajı çizmiyor bu durum.

Termometreyi kontrol edemeyecek olsak da, aşınmış ve tortul parçacık boyutlarındaki artış, kimyasal parçalanma hızındaki (gezegenin iklim kontrolünde kilit önemdeki bir işarettir) düşmeyle birlikte iklim üzerinde son derece büyük farklılıklara sebep olacak. Kimyasal parçalanma; silikat kayalar ve karbondioksit arasında gerçekleşen ve karbonat bileşiklerini oluşturan bir reaksiyon anlamına gelir. Zamanla bu karbonatlar bir şekilde, karbonun kireçtaşları içerisinde “kilitlenmiş” halde bulunduğu okyanus tabanına ulaşacak. Canlıların dip kayaları ince parçacıklara dönüştürmesinden kaynaklı, kayanın toplam yüzey alanı artmıştır, dolayısıyla da kimyasal aşınması da hızlanacaktır.

Bir milyon yıl boyunca ya da daha fazla bir sürede, karbondioksit seviyeleri; bugün ortalama 14°C civarında olan ortalama hava sıcaklığını 50 °C, hatta 60°C civarına çıkarabilecek kadar artacaktır. Bu da bütün buz tabakasını kolaylıkla eritmek için yeterlidir.

Aynı zamanda da, karbondioksit oluşumu artarken, oksijen yavaş yavaş yok olacak. Dünya ilk zamanlarında da moleküler oksijenden mahrum ve hayatta kalabilme açısından çok fazla reaktif haldeydi. Yaklaşık 2.6 ila 3 milyar yıl önce fotosentez ile oksijen üretilmeye başlanmasının ardından bu gaz atmosferde birikmeye başladı. Yaşamın yok olmasının ardından, bu gaz yavaş yavaş azaldı. University of Washington’dan gezegen bilimci David Catling’e göre, yaklaşık 10 milyon yıl içinde, atmosferin şuan sahip olduğundan daha az, yaklaşık %1 oranında oksijen içermesi muhtemeldir.

Bu noktada, ozon tabakasının varlığını sürdürebilmesi için çok az miktarda oksijen kalacak demektir. Bu koruyucu tabaka olmadığında, Dünya yüzeyi, ultraviyole ışınlar ile karşılaşacaktır. Catling’e göre, 10 ila 20 milyon yıl içerisinde ultraviyole ışınların sebep olacağı kötü zamanlar da başlayacaktır.

Oksijen kaybı aynı zamanda da gezegeni daha kasvetli bir yer haline getirecektir. Demir bakımından zengin kayalar oksitlenemeyeceğinden o bilindik kırmızımsı rengini alamayacak. Yani yer yüzeyi daha gri bir hale gelecektir. Fakat parlak kısımlar da olacaktır, örneğin oksijence fakir çevrelerde oluşan ve dünyanın ilk zamanlarında oldukça yaygın olan pirit (demir sülfür) ve uraninit (uranyum) gibi parlak mineraller oluşmaya devam edecek.

Oksijensiz ve karbondioksitçe zengin atmosfer, kıta yüzeylerinde ortaya çıkmış dip kayalar, en son milyarlarca yıl önce oluşmuş mineraller… Bütün bunlar Dünya bilimcilerine tuhaf bir biçimde tanıdık geliyor. Carnegie Institution for Science’dan iklim bilimci Ken Caldeira: “Eğer büyün canlıları öldürürseniz ve 100 milyon yıl beklerseniz, tahminimce; gezegen daha önce hiç yaşam olmamış gibi bir şeye benzeyecektir” diyor.

Ancak ne var ki; Dünya’nın yaşamsız geleceği, yaşamsız geçmişinden bir biçimde farklılık gösterebilir. Dünya’nın oluşumunun başlarında, Güneş, %30 oranında daha zayıftı ve o zamandan beri de giderek daha parlak bir hal almıştır. Bu yüzden atmosferde bulunan bol miktardaki karbondioksit, Dünya’nın ilk zamanlarında onu donmaktan koruyan pozitif bir etki yapmıştı. Daha sıcak olan modern güneşimiz altında ise, karbondioksitin, Dünya’yı aşırı sıcak bir hale sokacağı muhtemeldir.

University of Victoria’dan dünya sistemleri bilimcisi Colin Goldblatt; yaşamın yok olmasının iklim dengesini tamamıyla etkileyeceğini söylüyor. Bazı modeller; eğer sıcaklık yeterince artarsa, atmosferdeki artan nem oranının; yüksek sıcaklıkların daha fazla atmosferik su buharına (potansiyel sera gazı) neden olduğundaki gibi sera gazı etkisinde bir sızıntıya sebep olabileceğini, bunun da bir kısır döngü gibi sıcaklığı daha da arttıracağını ileri sürüyor. Goldblatt; dünyanın bugün belki de bu eşikte olduğunu söylüyor.

Okyanuslar Kaynayıp Buharlaşacak

Bu durum, insanın sebep olduğu bir iklim değişiminin bizi getireceği noktaya benzemiyor. Daha büyük değişimlerden bahsediyoruz. Fakat, Goldblatt şöyle diyor: “Önümüzde milyonlarca yıl var, bu yüzden sera gazı sızıntısından kurtulabileceğimiz durumu bana oldukça gerçekçi geliyor.” Uç noktaya gelindiğinde, sıcaklık okyanusları kaynatıp buharlaştıracak kadar yükselebilir, bu yüzden gezegenin yüzey sıcaklığı en nihayetinde 1000°C’nin üzerine çıkabilir. Goldblatt’e göre, yaşam olmayan bir Dünya’nın, Venüs gibi olacağını söyleyebiliriz.

Diğer bilim insanları ise daha az kötümserler. University of Exeter’den iklim modelleyicisi Peter Cox’a göre, Venüs, evrimi sürecinde levha tektoniklerinin erken sonlanmasından kaynaklı muhtemelen sıcak bir yer olacaktır. Ancak tektonik anlamda hala canlı olan Dünya ise kabuksal levhalardaki subduction (kıtasal bir levhanın başka bir kıtasal levha altına girmesi) aracılığıyla karbonu gömmeye ve büyük miktardaki karbondioksiti atmosferden uzak tutmaya ve muhtemelen de sera gazı sızıntısını bertaraf etmeye devam edecek.

Ancak sorun sinsi bir biçimde varlığını sürdürebilir, çünkü yaşam olmadığında kabuksal levhalardaki subduction (kıtasal bir levhanın başka bir kıtasal levha altına girmesi) yavaşlayabilir. Yaşam olmadan, yitim kuşaklarında (ing. subduction zone) kabuk hareketlerini kayganlaştıran ince kil tortuları daha da az olabilir. Stanford University’den jeofizikçi Norm Sleep; bu durumun tektonik aktiviteyi yavaşlatmak hatta durdurmak için yeterli olabileceğini söylüyor.

İkinci Doğum

Görünüşe göre, bütün yaşamın yok olduğunda Dünya’nın ne hale geleceği tahminimiz hiç de iç açıcı bir senaryo değil. Yaşam örtüsünü kaybetmiş bir Dünya çok radikal anlamda pek farklı görünmeyebilir, fakat, daha sıcak, daha dik, radyasyonla yıkanmış ve çok ciddi yağışlara maruz kalmış, yaşama son derece düşman bir yer haline gelmesi oldukça muhtemeldir. Uzun vadede de, yaşam için tamamen elverişsiz bir ortama dönüşmesi olasıdır.

Fakat yine de, son derece garip bir durum ortaya çıkabilir. Yaşamın ilk seferde nasıl oluştuğunu tam olarak kimse bilmiyor, fakat görünüşe göre, yaşam; birkaç yüz milyon yıl içerisinde, gezegen, yaşam için elverişli hale gelebilecek kadar soğuduğunda ortaya çıktı. Aynı şey, yok olma olayından sonra yine tekrarlanabilir. Sonuç olarak, birçok prebiyotik kimyasal tepkime için bir zehir olan atmosferik oksijenin büyük çoğunluğu gitmiş olacak ve bolca organik moleküller ortaya çıkacak. En iyisi de, yaşamın geçici olan bu ilk adımlarını yok edecek daha önce var olan bir yaşam olmayacak. Çünkü bu handikap Dünya’daki ikinci bir doğuşu engelleyebilirdi.

Ve bu yeni, mazisi temiz Dünya, yeni oluşturacağı yaşam biçimi için belki de bir umut olacak.

Kaynak ve İleri Okuma

  • Holmes, B. "Earth after life." New Scientist-The Collection. Vol.3,2: 127-131.

Etiket
  • Projelerimizde bize destek olmak ister misiniz?
  • Dilediğiniz miktarda aylık veya tek seferlik bağış yapabilirsiniz.
  • Destek Ol
Yorum Yap (0 )

Yorum yapabilmek için giriş yapmalısınız.

Bunlar da ilginizi çekebilir

Bağış Yap, Destek Ol!
Projelerimizde bize destek olmak isterseniz,
Patreon üzerinden
bütçenizi zorlamayacak şekilde aylık veya tek seferlik bağışta bulunabilirsiniz.
E-Bülten Üyeliği
Duyurulardan e-posta ile
haberdar olmak istiyorum.
Reklam Reklam Ver
Arşiv